İLKÇAĞLARDAN ORTAÇAĞIN SONUNA KADAR MİDYAT VE
YÖRESİ(TUR ABDİN)’NİN TARİHİ COĞRAFYASI
Adnan ÇEVİK*

Kaynaklarını Doğu Anadolu bölgesi dağlarından alan Fırat
ve Dicle nehirlerinin suladığı topraklar, ilk medeniyetlerin ortaya
çıktığı, insanlık tarihinin en eski yerleşim merkezlerinden biridir.
Batılı kaynaklar, bu bereketli topraklara “iki nehir arası” anlamına
gelen Mezopotamya adını verirken, Araplar da, aynı bölgeyi iki
kısma ayırarak, güneyine Sevad veya Irak, kuzeyine de el-Cezîre
demişlerdir. Bu araştırmanın konusu olan Midyat yöresi de Fırat ve
Dicle nehirleri arasında kalan toprakların kuzeyini ifade eden ve
Arapça “ada” anlamına gelen el-Cezîre bölgesinde yer almaktadır.
el-Cezire ya da bir başka deyişle Yukarı Mezopotamya,
coğrafi açıdan iki farklı bölge görünümündedir. Bunlardan ilki,
ortaçağın önemli şehirlerinden Amid/Diyarbakır, Meyyâfârikîn/
Silvan, Erzen ve Hısn Keyfâ/Hasankeyf’in bulunduğu Diyarbakır
Havzası olup; batıdan, Karacadağ sönmüş volkan kütlesi (1919m.),
kuzeyden ve doğudan Güneydoğu Toroslar yayının dış kenarları,
* Yrd. Doç. Dr. Adnan ÇEVİK Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat
Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi. “Geçmişten Günümüze Midyat
Sempozyumu” 19,21 Haziran 2003
Makalelerle Mardin
106
güneyden de Mardin-Midyat eşiği ile çevrilmiştir. Dicle nehri ve
kolları tarafından kat edilen bu çukurluk sahanın, yüksekliği 500
ile 1000 m. arasında değişmektedir. Bu özellikleri bakımından
havza, başlı başına coğrafi bir ünite görünümündedir1. İkincisi ise,
incelediğimiz yörenin de içerisinde bulunduğu Mardin-Midyat
eşiği diye adlandırılan, orta yükseklikte engebeli bir alan olup,
batıdaki bazalt yapılı Karacadağ volkanik kütlesinden, doğuda
Dicle nehrinin yardığı vadiye kadar uzanmaktadır. Konumu
itibarıyla kuzeydeki Diyarbakır Havzasını, Mezopotamya
düzlüklerden ayıran bir set görünümünde ise de, yüksekliği 1500
m. yi aşmadığından ulaşım için önemli bir engel oluşturmaz2.
Eşiğin en batıda Karacadağ kütlesinden 900 m.lik bir boyun
noktasıyla ayrılan kesimi mazı ağaçları ile örtülü olduğundan Mazı
Dağı (1252 m.) diye anılır ki burası ilk ve ortaçağ kaynaklarında
Izalla/İzala olarak geçer. Hatta zaman zaman bu tanımlamaya
Mardin dağlık bölgesinin de girdiği görülmektedir3. Eşiğin,
Mardin’in doğusunda kalan, hemen hemen kalkerden ve yer yer
bazalt yığınlarından mürekkep olan kısmı ise; Asur döneminde
Kaşyari, Roma döneminde Mons Masius(Masius Dağı)4 Ortaçağ
boyunca da Cebel Tur ya da Tur Abdin diye meşhurdur. Öteki
kesimlere göre daha alçak ve dağınık bir yapı gösteren bu dağlık
alanın merkezi, geçmişi Asur dönemine kadar uzanan
Matiatu/Midyat olarak kabul edilmektedir. Bu cümleden de
anlaşılacağı üzere tarihi coğrafyasını inceleyeceğimiz saha merkezi
Midyat olan Tur Abdin ile sınırlı olacaktır.
Bazı araştırmacılar Tur Abdin’in eşiğin tamamına şamil bir
tarihi coğrafya tanımlaması olduğu görüşünde iseler de bilhassa
İslam kaynaklarındaki ifadelerden, söz konusu yörenin, Mardin’in
doğusunda kalan sınırları belli bir alana işaret ettiği görülmektedir.
1 A. Necdet Sözer, Diyarbakır Havzası, Ankara 1967, s. 25-26; Talip
Yücel, Türkiye Coğrafyası, Ankara 1987, s. 112.
2 T. Yücel, a.g.e., s. 112-113.
3 M. Streck, “Tûr Abdin”, İslâm Ansiklopedisi [=İA], XI/II, s. 98; V.
Minorsky, “Mardin”, İA, VIII, s. 317; Nejat Göyünç, XVI. Yüzyılda
Mardin Sancağı, Ankara 1991, s. 2.
4 Strabon, Geography, XI,12,4, vd. (H. L. Jones, The Geography of
Strabo, Cambridge, Mass.: Harvard University Press; London: William
Heinemann, 1924).
Tarih-Coğrafya
107
Nitekim mesela bu konuda elimizdeki en eski İslâm kaynağı
durumundaki (VIII. yüzyıl) Kitabu’l-Harac’da geçen ifadelerden
Mardin Dağı, Mardin ile Nusaybin arası ve Tûr Abdin’in ayrı ayrı
mıntıkalar olarak görüldüğü açıkça anlaşılmaktadır5. Benzer
ifadeleri X-XIII. yüzyıl coğrafyacılarının eserlerinde de görmek
mümkündür. Buradaki kayıtlarda da Nusaybin’den hareketle batıya
doğru kuzeydeki dağlık bölge “Mardin Dağları” olarak
adlandırılmak suretiyle Tur Abdin’den ayrı tutulmaktadır6. Bu
konudaki mahdut ancak en açık ifadeler, eserini XIII. yüzyılın ilk
çeyreğinde kaleme alan ortaçağın meşhur coğrafyacılarından Yakut
el-Hamavi’nin kayıtlarında geçmektedir. Müellif, Tûr Abdin’i
Nusaybin’in hemen yukarısından başlayıp Cudi dağına bitişik
dağlık bir bölge olarak belirttikten sonra, bu dağlık bölgenin
Ceziret İbn Ömer/Cizre, Mardin, Nusaybin, Amid ve Siirt
şehirlerinin ortasında kaldığına işaret eder7.
Bütün bu verilerin ışığında Tur Abdin’in sınırlarını tespit
etmek gerekirse; batıda Mardin yakınlarından, doğuda Cizre’ye
kadar uzanan Tur Abdin’in doğu ve kuzey hududunu Cizre’den
yukarıya doğru, kuzeyden gelen Batman suyunun döküldüğü yere
kadar Dicle teşkil eder. Her iki ırmağın birleştiği yerden Mardin’e
doğru çizilmiş bir hat, takriben Tûr-Abdin diye tanınan arazinin
batı hududunu meydana getirir. Güneyde ise Tûr-Abdin’in hududu
iyice belirlenmiş olup, buradaki yaylanın kayalıkları, dik ve hatta
çoğu kez doğrudan doğruya Mezopotamya’ya doğru iner ve
buradan bakılınca azametli ve gayet biçimli bir duvar gibi görünür.
Güney sınırı, Dara(Oğuz) ve Nusaybin’den Cizre’ye kadar uzanan
hattın hemen kuzeyinden başlamaktadır. Tur Abdin dağlık bölgesi
200 km uzunluğunda olup el-Cezire ovasını kesen güneydeki
5 Ebu Yusuf, Kitabu’l-Harac, Çev. Ali Özek, İstanbul 1970, s. 139.
6 İbn Rüsteh, Kitabu’l-A’lâku’n-nefîse, Beyrut 1988, s. 89; İbn Havkal,
Kitabu Sûretü’l Arz, (nşr. M. J. de Goeje), Beyrut ts, s. 214; İdrisî,
Nüzhatu’l-müştâk fi ihtirâki’l-âfâk, II, Beyrut 1989, s. 662; İbn Said el-
Mağribi, Kitâbü’l-Coğrâfyâ, (nşr. İ. el-Arabî), Beyrut 1970, s. 157; Ebu’l-
Fida, Takvîmu’l-Buldan, (nşr. M. Reinaud), Beyrut ts, s. 282.
7 Yakut el-Hamevî, Mucemu’l-Büldan, IV, (nşr. F. Abdülaziz), Beyrut
1996, s. 55.
Makalelerle Mardin
108
Sincar-Abdülaziz dağ seddine göre daha büyük bir kütle oluşturur.
Platonun eteklerinde yıllık yağış miktarı 400–500 m3’tür8.
Tur Abdin kuzeyde Dicle’ye, güneyde de Fırat’a su taşıyan
bazı akarsularla parçalanmış olup ilkçağlardan itibaren bölgeyi
aşan yollar da bu akarsuların vadilerini izler. Ayrıca bu akarsu
vadileri tarih boyunca yörede yapılan bağ-bahçe ziraatının de en
önemli alanlarını oluştururlar. Bunların en önemlilerinden ilki;
Mardin dağlık bölgesinden doğup kuzeye yönelerek Dicle’ye
karışan ve geçmişi Assur dönemine kadar uzanan Savur ilçesinden
adını alan Savur Çayı vadisidir. İkincisi ise; Midyat’ın güneyinden
doğup ilk ve ortaçağın en meşhur şehri Nusaybin’e hayat verdikten
sonra Habur yoluyla Fırat’a dökülen Çağçağ Suyu vadisidir. Grek
kaynakları hem bu akarsuya hem de bulunduğu yöreye
Mygdone/Mygdonia adını verirken9, İslam kaynakları da aynı
akarsuyu Assur yazıtlarındaki Harmiş’den bozma olduğu anlaşılan
el-Hirmâs/Hermâs adıyla anarlar10. Bunlardan Yakut el-Hamevî,
söz konusu akarsuyun Nusaybin’e altı fersah (yaklaşık 27 km)
uzaklıkta bir kaynaktan çıktığını belirtir ki İbn Havkal’ın verdiği
bilgilerden bu kaynak bölgesinin X. yüzyılda Bâlusâ adıyla maruf
olduğu anlaşılmaktadır11. Günümüzde ise burası Subaşı olarak
adlandırılan ve Çağçağ Suyu’nu meydana getiren iki kaynakta biri
olan Beyaz Su’yun – diğeri Kara Su dur- çıktığı mevkie tekabül
etmektedir.
Daha öncede belirttiğimiz gibi geçmişi Asur dönemine kadar
uzanan Tur Abdin bölgesi, dönemin çivi yazılı kaynaklarınca
“Kaşyari” ya da “Kaşyari Dağı” adıyla anılmakta olup, bu adla ilk
kez Assur kralı Adad-nirari(M.Ö. 1307–1275)’nin Kuzey
8 Bölgenin topografyası hakkında geniş bilgi için bk. M. Streck, a.g.m., s.
97-98.
9 F. Schachermeyr, “Mygdonia”, Paulys Realencyclopaedie der
Classischen Altertumswissenschaft [= RE], XV/I, s. 1115; B. Umar,
Türkiye’deki Tarihsel Adlar, İstanbul 1993, s. 591.
10 Bk. İbn Rusteh, s. 89; Makdisi, Ahsenü’t-tekâsîm fî ma’rifeti’l-ekâlîm,
Beyrut 1987, s. 210; İdrisi, II, s. 657; Yakut, IV, s. 962; Hamdullah el-
Müstevfî, Nüzhetü’l-kulûb, (nşr. ve Ing. trc. G. Le Strange), Leyden 1919,
s. 218; ayrıca krş. G. L. Strange, The Lands of Eastern Caliphate, London
1966, s. 97.
11 Kitabu Sûretü’l-Arz, s. 211.
Tarih-Coğrafya
109
Suriye’nin büyük bölümünü ele geçirdiği sefere ilişkin kayıtlarda
geçmektedir. Ayrıca aynı kayıtlarda Kaşyari üzerinde olduğu
anlaşılan Şura adında bir kentten de bahsedilmektedir ki Asur
araştırmacıları, coğrafi konumu ve fonetik benzerliği sebebiyle
Adad-nirari tarafından ele geçirilen bu kenti, günümüzde ilçe
merkezi olan Savur’a lokalize etmektedirler12. Gerçi aynı benzerlik
Mardin-Savur yolu üzerinde olup Mardin’e yaklaşık 15 km uzaklık
bulunan Şuri köyü13 için de söz konusu ise de Savur’un ilk ve
ortaçağ tarih metinlerinde daima adına rastlanılan bir yerleşim
olarak varlığını aralıksız sürdürmesi, lokalizasyonla ilgili böyle bir
şüpheyi en azından şimdilik boşa çıkarmaktadır. Buradan da Assur
belgelerini esas aldığımızda yöredeki en eski yerleşimin Savur
olduğu sonucu ortaya çıkmakta ve Adad-nirari’nin, bu seferde
Kaşyari Dağı’nı Savur geçidi yoluyla aşmış olduğu
anlaşılmaktadır. Daha sonraki sefer kayıtlarında da Kaşyari Dağı
ve Şura kentinden bahsedilmekle birlikte bu seferlerde tam olarak
hangi güzergâhın kullanıldığı tespit edilememektedir14.
Öte yandan M.Ö. 1000–612 yılları arasını kapsayan ve
“Yeni Asur” olarak adlandırılan döneme gelindiğinde kuzeye
yapılan seferlerde çoğunlukla Kaşyari üzerindeki geçitlerin
kullanıldığı görülmektedir. İşte Savur’dan sonra yöredeki ikinci en
eski yerleşim olarak Midyat(Matiatu) adının ortaya çıkışı da bu
döneme tekabül etmekte olup bu durum bölgenin ancak söz konusu
dönemde büyük Asur yol ağının bir parçası haline gelmesiyle
alakalı olmalıdır. Çünkü Cağcağ suyunun Nusaybin’e ulaşmadan
önce Mardin-Midyat Eşiği’ni adeta yararak geçtiği kanyonik
yapısı, Yeni Asur döneminde kullanılan doğal bir bağlantı olarak,
Matiatu(Midyat)’ya oradan da Şura(Savur) üzerinden Dicle
vadisine inilerek Asur eyalet merkezi olan Amida(Diyarbakır)’ya
ulaşımı kolaylaştırmaktaydı. Nitekim Yeni Asur dönemi belgeleri
bu yolu Kaşyari Yolu olarak tanımlamaktadır(Bk. Harita 1). Aynı
belgelere göre, bu yolun başlangıcı Cizre’nin 25 km.
güneybatısında bugün Suriye sınırları içinde yer alan Babil
köyüdür. Kaşyari Yolu bu noktada Asur merkezi ile eyaletleri
12 Bk. Kemalettin Köroğlu, Üçtepe I, Ankara 1998, s. 75-78.
13 Yeri için bk. Helga Anschütz, Die syrischen Christen vom Tur ‘Abdin,
Würzburg 1985, Harita 5.
14 K. Köroğlu, a.g.e., s. 75-78.
Makalelerle Mardin
110
birbirine bağlayan ve “Kral Yolu” anlamına gelen Harran Şari ile
birleşmektedir. Babil köyünden sonra, yolu vadi içinde izlemeden
önce varılan ve Harran Şari yol ağına hâkimiyeti yüzünden
stratejik bir önem taşıyan Girnavaz(Nabula) höyüğü önemli bir
yerleşim olarak göze çarpmaktadır. Girnavaz höyüğü Assurca’da
Harmiş adıyla anılan Çağçağ vadisinin Yukarı Mezopotamya
ovasına açıldığı noktadadır. Tur Abdin’i keserek Midyat’a ve
oradan Dicle vadisine inen yol için doğal bir geçit niteliği taşıyan
bu vadi üzerinde M. Ö. II. binden klasik döneme kadar tarihlenen
12 kale kalıntısı saptanmıştır15.
Adına ilk kez II. Aşurnasirpal (M.Ö. 883–859)’in 879
yılında Yukarı Dicle yöresine yaptığı sefere ilişkin kayıtlarda
rastladığımız Matiatu (Midyat), aynı hükümdara ait daha sonraki
bir kaç sefer kaydında da geçmektedir16. Ancak burada ilginç olan
hem mevki, hem de fonetik benzerliği sebebiyle bugünkü Midyat’a
eşitlemede her hangi bir sakınca görülmeyen Matiatu’nun ne bu
isimle ne de Midyat şekliyle adına bir daha ilk ve ortaçağın
herhangi bir kaynağında rastlanmayacak olmasıdır. Hatta Midyat
adının ortaya çıkışı da en erken ancak XIX. yüzyıl için söz konusu
olacaktır. Bu arada bölgeyi Kaşyari olarak zikreden elimizdeki en
geç döneme ait belgenin, adı geçen Asur hükümdarı II.
Aşurnasirpal’e ait olduğunu da belirtelim.
Asur yazıtlarından anlaşıldığına göre Kaşyari‘nin de
içerisinde yer aldığı Yukarı Dicle bölgesi, I. Salmanasar zamanında
tamamıyla Asur hâkimiyetine girmiş (M.Ö. 1260’lı yıllar) olup
bazı boşluklarla birlikte Sin-şarra-işkun (623–612) dönemine kadar
altı yüz elli yıldan fazla Asur İmparatorluğu’nun siyasi ve kültürel
etki alanı içerisinde kalmıştır. Bölgemiz açısından bu döneme
ilişkin en önemli gelişmeyi ise, M.Ö. XI. yüzyılın ortalarına doğru
Asur hâkimiyetinin zayıflamasından yararlanmak isteyen Suriye ve
civarında meskûn Aramî kabilelerinin Yukarı Mezopotamya’ya
15 Suavi Aydın, Mardin Aşiret-Cemaat-Devlet, İstanbul 2000, s. 44.
16 K. Köroğlu, a.g.e., s. 76-77. Bu arada Girnavaz höyüğünde yapılan yeni
kazılarda Assur hükümdarlarından I. Tıglatpileser dönemine (M.Ö. 1117-
1077) ait olduğu belirtilen bir tablette Matiatu (Midyat) adının geçtiği ve
söz konusu tabletin Mardin müzesinde bulunduğu bildirilmektedir (Bk.
Tarih’in Tanığı Nusaybin, Nusaybin Belediyesi, İstanbul 2001, s. 94).
Tarih-Coğrafya
111
göçleri oluşturur ki bu göçler kısa süre içerisinde buralarda irili
ufaklı pek çok Arami beyliğinin kurulmasıyla neticelenmiştir. İşte
bu kabilelerin en önemlilerinden biri de Amid’i merkez edinerek
Kaşyari’nin de içerisinde yer aldığı bir sahaya kadar hâkimiyetini
genişleten Bit-Zamani kabilesinin kurduğu beyliktir17. Bu beyliğin
bölgemiz açısından önemi ise bir asra yaklaşan hâkimiyeti
süresince, Yukarı Dicle havzasının, Aramca konuşan kabilelerin
yoğunlukta olduğu bir bölge haline dönüşecek olmasıdır. Gerçi bir
asırlık bir bocalamadan sonra yeniden harekete geçen Assur,
Kaşyari üzerine yaptığı sayısız saldırılar neticesi önce Bit-Zamani
ardından da diğer Arami beyliklerini bir bir ortadan kaldırarak
Yukarı Mezopotamya’yı tekrar hâkimiyeti altına alacaksa da bu
durum bölgenin Aramileştiği gerçeğini değiştirmeyecektir. Çünkü
daha önceleri kabileler halinde göçebe bir hayat süren Aramiler,
Yukarı Mezopotamya ya göçtükten sonra toprağa bağlanıp ziraatla
iştigale başlayan dolayısıyla da medenileşen bir toplum olarak artık
bölgenin asli sekenesini oluşturacaklardır. Bu durum ileride
açıklayacağımız gibi ancak VII. yüzyıl ortalarındaki İslam fetih
dalgalarıyla değişecek ve IX. yüzyıla başlarında Yukarı Dicle
havzası büyük oranda Araplaşmış/İslamlaşmış bir bölge haline
gelecektir. Ancak Yukarı Dicle havzasının bu genel durumuna
rağmen bilhassa Midyat ve yöresinin XI. yüzyıla kadar Arami
varlığına işaret edilen bir bölge olarak kaldığını da belirtmeliyiz18.
Hatta günümüzde yörede meskûn Süryaniler’in Aramiler’in
torunları olduklarını kabul edecek olursak bu etkinin hala devam
ettiğini de söyleyebiliriz. Bu gün her ne kadar “Süryani” tabiri
çeşitli ırklara mensup bir Hıristiyan mezhebi ve kilisesi
taraftarlarının adı olarak anlaşılıyorsa da gerçekte bu
adlandırmanın Aramiler’in Hıristiyanlaşmasıyla ilgili olduğu
bilinmektedir. Zira Filistin’de ortaya çıkan Hıristiyanlığın I.
yüzyıldan itibaren Suriye ve Mezopotamya’ya yayılması ile
birlikte bu bölgelerin sakinlerinden olan Aramîler’in bir kısmı da
Hıristiyanlığı kabul etmişlerdi. İşte Hıristiyanlığı kabul eden bu
17 Geniş bilgi için bk. F. Kınal, Eski Mezopotamya Tarihi, Ankara 1983, s.
233; Fikret Işıltan, Urfa Bölgesi Tarihi, İstanbul 1960, s. 8-9; A. M.
Dinçol, “Âramîler”, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi [= DİA], III, s.
269.
18 Mesudî, et-Tenbîh ve’l-işrâf, (nşr. M. J. de Goeje), Beyrut ts., s. 54.
Makalelerle Mardin
112
Âramîler, kendilerini putperest soydaşlarından ayırmak için
“Suryoye-Süryaniler” lakabını kullanmaya başlamışlar ve zamanla
bu lakap hususi bir mezhebe ad olmuştur19.
Assurlular’dan sonra bölge sırasıyla İskit (M.Ö. 653–625),
Med (M.Ö. 625–550) ve Pers (M.Ö. 550–331) hâkimiyetlerine
girmiştir. M.Ö. 331 yılında Makedonyalı İskender’in eline geçen
bölge, İskender’in ölümüne müteakip Selevkoslar’ın idaresine
geçmiş ve Partlar’ın Mezopotamya’yı istila etmesinden sonra M.Ö.
140 tan itibaren Part(Arsakid), M.Ö. 85–69 yılları arasında da
Armenia kralı Büyük Tigran’ın hâkimiyetine sahne olmuştur.
Ancak Tigran hâkimiyeti de uzun sürmemiş, kısa süre sonra bölge,
Saka saldırılarını bertaraf ederek tekrar güçlenen Partlar/Pers ile
onları Suriye ve dolayısıyla Akdeniz üzerindeki çıkarları için en
büyük engel olarak gören Romalılar arasında sık sık el değiştiren
bir mücadele alanı haline gelmiştir. Hatta bu durum adı geçen
devletlerin halefleri olan Bizans-Sasanî dönemlerinde de bütün
hızıyla devam etmiş, ancak VII. yüzyıldaki İslâm fethiyle birinin
tamamen tarih sahnesinden silinmesi, diğerinin de bir daha geri
dönmemecesine bölgeden çıkarılmasıyla son bulmuştur20. Yaklaşık
altı asır sürecek olan bu durum bölgenin tarihi coğrafyasını
anlamamızda son derece mühim bir kesiti oluşturmaktadır. Zira bu
gün bölgedeki pek çok yer ismi ile hâlâ varlığını devam ettiren pek
çok şehir ve kale sözü edilen dönemde ortaya çıkmıştır.
Yukarı Mezopotamya, M.Ö. 69 yılında General Lukullus
tarafından Büyük Tigran’ın mağlup ve yeni başkenti
Tigranokerta(Kızıltepe?)21’nın da tahribiyle Roma egemenliğine
girmiş, ancak kısa süre sonra (M.Ö. 53) büyük bir Roma ordusunu
neredeyse tamamen imha eden Partlar, Yukarı Mezopotamya’nın
tamamını ve hatta Suriye’yi de işgal etmişlerdir. On beş yıl süren
19 Mehmet Çelik, Süryani Kilisesi Tarihi, I, İstanbul 1987, s. 2; E. R.
Hayes, Urfa Akademisi, Çev. Y. Günenç, İstanbul 2002, s. 23.
20 Geniş bilgi için bk. M. O. Morony, Iraq after the Muslim Conquest,
Princeton 1984; I. Şahidi, Byzantium and the Arabs ın the Sixth Century,
I/I, Cambridge 1998; O. Akşit, Roma İmparatorluk Tarihi, İstanbul 1985;
F. Işıltan, a.g.e., s. 17-21.
21 Yeri konusunda bk. T. Rice Holmes, “Tigroncerta”, The Journal of
Roman Studies, V(1917), s. 120-138.
Tarih-Coğrafya
113
bu işgalden sonra Romalılar M.Ö. 38’de buraları tekrar ele
geçirmişlerse de bölge bu şekilde yaklaşık iki yüzyıl boyunca M.S.
226 yılındaki Ardeşir’in isyanı ve Partlar’ın yıkılıp yerine Sasanî
devletinin kurulduğu tarihe kadar, iki devlet arasında ancak daha
çok Roma’nın lehine olmak üzere el değiştirmiştir. Diğer taraftan
İran’daki bu değişimden sonra batıda da III. yüzyılı krizlerle
geçiren Roma, doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılmış, bir süre
sonra Boğaziçi kenarındaki eski Grek kolonisi Byzantion
büyütülerek Doğu Roma’nın başkenti yapılmış ve böylece Roma
devlet tarzı, Grek kültürü ve Hıristiyan inancıyla yoğrulan
Bizans’ın ortaya çıkmasıyla ağırlık merkezi doğuya kaymıştır.
Bununla birlikte Roma için bu süreçte Sasanî devleti yerini aldığı
Partlar’dan çok daha tehlikeli bir düşman olarak ortaya çıkar. Nasıl
Bizans imparatorları kendilerini Roma Sezarlarının varisi
saymışlarsa, Sasanî hükümdarları da kendilerini eski
Ahamanişlerin halefleri addetmek suretiyle, bir zamanlar İran
İmparatorluğuna ait olan bütün topraklar üzerinde hak iddia
etmişlerdir. İşte yukarıda işaret ettiğimiz ve doğrudan bölgemizi
ilgilendiren gelişmeler de bundan sonra başlar. Çünkü adı geçen
devletlerce bu mücadelenin vazgeçilmez alanı olarak Yukarı Dicle
havzası seçilmiştir. Özellikle Doğu Roma burada inşa ettirdiği
ordugâh şehir ve kalelerle bölgeyi Sasaniler’e karşı askeri bir
tampon ve stratejik mevkileri tutulmuş bir hudut bölgesi haline
getirmeyi amaçlamaktadır. Nitekim bu maksatla ilk olarak 349
yılında İmparator Konstantios (337–361), Yukarı Dicle’nin
konumu itibarı ile en stratejik şehri olan Amida’yı muazzam
surlarla tahkim ettirmiş ve daha sonra da burayı Mezopotamya
eyaletinin baş şehri yapmıştır22. Ayrıca aynı İmparator Mons
Masius(Tur Abdin)’da da de iki müstahkem kale inşa ettirmiştir ki
bunlardan biri olan Dicle kıyısındaki Hesna de-Kepha(Hasankeyf),
XII. yüzyılın başında gerçekleşen Artuklu hâkimiyetiyle birlikte
kısa süre içerisinde bölgenin en görkemli şehirlerinden biri haline
gelecektir. Diğeri ise daha güneyde Sasani sınırına yakın bir
noktada kurulan ve Roma kaynaklarının tou rhabdiou adını
verdikleri Hatem Tay kalesidir ki bu kale de Hısnu’l-Heysem
22 E. Honigmann, Bizans Devletinin Doğu Sınırı, Çev. F. Işıltan, İstanbul
1970, s. 2, 4; F. Işıltan a.g.e., s. 23; ayrıca bk. J. B. Segal, Edessa(Urfa)
Kutsal Şehir, Çev. A. Arslan, İstanbul 2002, s. 164.
Makalelerle Mardin
114
adıyla XVI. yüzyıla kadar varlığını sürdürecektir. Süryani bir
müellif bu inşa faaliyetleri hakkında şunları söylemektedir;
“Büyük Konstantinos’un oğlu İmparator Konstantinos
Amid’i zapt ettikten sonra buradan ülkesinin bütün şehirlerinden
daha çok hoşlandı ve R’esü’l-ayn (Ceylanpınar)’dan
Nisibis(Nusaybin)’e kadar pek çok yerle Maipherkat
(Martypolis/Silvan) bölgesini ve Kardu(Cizre) sınırlarına kadar
Arzen’i bu şehre bağladı. İranlılar bu sınır topraklarına durmadan
baskınlar yapıyorlardı. Bütün bu bölgelerin ortasında,
İmparator’un İranlı eşkıyadan korunmak üzere, içinde iki büyük
müstahkem kale inşa ettirdiği Tur Abdin bulunuyordu. Burada inşa
edilen müstahkem kalelerden birisi Bet-Arabaya(Nusaybin-Cizre
arasındaki Arap bölgesi kastedilmektedir) sınırındaki silsilenin
zirvesinde, diğeri ise Dicle kenarında İmparator’un Hesna
Kepha(Hasankeyf) = “Kaya Kale” adını verip Arzen (Batman ve
Botan çayları arasında) bölgesinin merkezi yaptığı kaledir”.23
Yine bu çerçevede inşa edilen bir başka kale/şehir de
Mardin’in 25 km. kadar güneydoğusunda bulunan Dara(Oğuz) dır.
Ancak bunun için Amida’nın 503 yılında Sasani hükümdarı Kavad
tarafından zaptının beklenmesi gerekecektir. Zira 363 yılında
yapılan sulh anlaşmasının ihlali analıma gelen bu işgali
cezalandırmak için harekete geçen Bizans, ard arda aldığı
mağlubiyetlerle İranlılar karşısında tutunamayıp Fırat’a kadar
çekilmek zorunda bırakılacak bu da hudut istihkâmlarının
yetersizliğini gösterecektir. Bizans birlikleri başlangıçta 363
anlaşmasıyla İranlılara bırakılan Arzenene’ye baskınlar yapıp,
Sasaniler’in bölgedeki en önemli hudut şehri olan Nusaybin
üzerine yürümüşlerse de Kavad’ın önünde tutunamayarak önce
Mardin’in hemen güney batısındaki Tell Kaşirâ(Arzamon/Harzem)
müstahkem hattına, ardından burada da tutunamayıp Tell Mevzen
(Viranşehir) ordugâhına kadar çekilmek zorunda bırakılmışlardır.
Amida ancak yüklü miktarda para ödenerek geri alınabilmiştir. İşte
23 “Salahlı Yakub’un Hayatı” adlı eserden naklen E. Honigmann, a.g.e., s.
2-3; ayrıca krş. Mor İgnatiyos I. Afrem, Tur Abdin Tarihi, Çev. V. Kelat,
İsveç 1996, s. 16. Bu eserin teminindeki yardımlarından dolayı Dicle
Üniversitesi Öğretim Üyelerinden dostum Doç. Dr. Ahmet Taşğın’a
tekrar teşekkür ediyorum.
Tarih-Coğrafya
115
bütün bu tecrübeler, İmparator Anastasius(491–518)’un “kalelerin
Nusaybin’den çok uzakta ve orduyu barındırmak için çok küçük
olduklarını” anlamasını sağlamış ve dağlık Tur Abdin’de “orduya
sığınak olmak üzere” bir ordugâh şehir kurmaya karar vermiştir.
Bunun üzerine kendisine teklif edilen Ammûdîn ve Dara
köylerinden Tûr Abdin’in güney eteklerine düşen ve mevkii itibarı
ile de diğerine göre daha uygun olan Dara’da karar kılınmış ve üç
yıllık bir çalışmanın ardından 507 yılında şehrin inşası
tamamlanmıştır Muasır bir Süryani müellifin bildirdiğine göre;
imparatora izafeten Anastasiupolis adı verilen söz konusu şehrin
inşası için Suriye’den özel olarak işçiler getirtilmiştir. İmparator
Justinianus(527–565) zamanında umumi inşa faaliyetlerine paralel
olarak tekrar tahkim ettirildiği anlaşılan24 Dara’ya bu sırada su
tesisatı da yaptırılmıştır ki bugün dahi muazzam harabelerini
görmek mümkündür25.
Jüstinianus dönemi, Yukarı Dicle havzası için İran
saldırılarına karşı yoğun bir imar faaliyetine girişildiği devri ifade
etmektedir. Zira bu dönemde bir taraftan kerpiç ve tuğladan
yapılmış mevcut surlar daha sağlam malzemeyle yenilenirken diğer
taraftan da stratejik noktalara küçük garnizon kaleler inşa
edilmiştir. Bu faaliyetlerle ilgili ana kaynak resmi nitelik de taşıyan
Procopius’un genişleterek 558 yılında telif ettiği inşaat
raporlarından oluşan Buildings adlı eseridir. Procopius İmparatora
sunduğu bu eserinde, daha küçük kaleleri; Amida ile Dara arasında
yani Tur Abdin’de, Amid etrafında ve Theodosiupolis
(Resaina/Ceylanpınar) etrafında, yani Osrhoene (Fırat ile Habur
arasındaki bölge)’deki kaleler olmak üzere üç gurupta
toplamaktadır26. Bunlardan Tur Abdin üzerinde olup da yerlerini
tespit edebildiğimiz belli başlıcaları ise; günümüzdeki Savur’a
karşılık gelen Sauras ile, Dara’nın 10 km kadar kuzeyinde
24 Brian Croke; James Crow, “Procopius and Dara”, The Journal of
Roman Studies, 73(1983), s. 143-159; Oliver Nicholson, “Two Notes on
Dara”, American Journal of Archaeology, 89/4 (Ocak 1985), s. 663-6671.
25 Mar-Yeşua, Vakayiname, (Türkçe trc. M. Yanmaz), İstanbul 1958, s.
52; C. De Vaux, “Dara”, İA, XII, s. 479-480; E. Honigmann, a.g.e., s. 7-8;
N. Göyünç, a.g.e., s. 6-7.
26 Bk. Procopius, Buildings, VII, (Grekçe metin ve Ing. trc. H. B.
Dewing), Cambridge 2002, s. 125-129 vd.
Makalelerle Mardin
116
kurulmuş olan Kurdis ve Mardin’in 10 km kuzey doğusuna tekabül
eden ve aynı adı taşıyan köyün bulunduğu vadiye hâkim, dik bir
tepe üzerindeki Benabelon (Benabil/Bülbül) kaleleridir27. Ayrıca
aynı raporda, IV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren varlığından
haberdar olduğumuz Mardin’in de Margdis adıyla bu nevi kaleler
arasında sayıldığını belirtelim28.
Bütün bu çabalara rağmen Jüstinianus ölümünün ardından
yeniden harekete geçen Sasani birlikleri bir taraftan Nusaybin’den
hareketle batı istikametinde Dara ve ardından Mardin’i ele
geçirirken diğer taraftan da kuzeye yönelerek, Tur Abdin üzerinden
önce Hesna Kepha’yı ardından da iki devlet arasında sınır kabul
Batman Suyu(Nymphios)’nu geçip Martyropolis(Silvan)’i işgal
etmişlerdir29. Bu şekilde VI. yüzyıl büyük oranda Sasaniler’in
galibiyetiyle neticelenen mücadelelerle geçerken VII. yüzyılın
başlarından itibaren dengeler Bizans’ın lehine gelişmeye başlamış
ve 622 yılında güçlü bir orduyla bizzat doğuya İran üzerine
yürüyen İmparator Heraklius, Sasaniler’i büyük bir hezimete
uğratır. Hem bu mağlubiyet, hem de iç karışıklıklar sebebiyle
Sasaniler’in Yukarı Dicle ve dolayısıyla Tur Abdin üzerindeki
etkileri giderek azaldığı gibi, 630 yılına doğru gelindiğinde bölge
büyük oranda Bizans’ın eline geçmiş durumdadır30. el-Cezire’nin
İslam fethi başlamadan önceki konumu hakkında bilgi veren VIII.
yüzyılda yaşamış bir İslâm müellifinin ifadeleri de bunu teyit eder
mahiyettedir ki buna göre; “...R’esü’l-ayn ve Fırat’a kadar olan
bölge Romalılara, Nusaybin ve Dicle’ye kadar olan bölge ise
İranlılara aitti. Mardin ve Dara ovası, Sincar ve çöle kadar
27 E. Honigmann, a.g.e.,s. 10-13
28 “And all the other forts which lie in the mountains, forming a line from
there and from the city of Daras all the way to Amida, namely Ciphas and
Sauras and Margdis and Lournes and Idriphthon and Atachas and
Siphrius and Rhipalthas and Banasymeon, and also Sinas and Rhasios and
Dabanas, and all the others wich have been there from ancient times…”
(Procopius, Buildings, II. IV.14).
29 Ebu’l-Ferec, Abu’l-Farac Tarihi, I, Çev., Ö. R. Doğrul, Ankara 1987,
s. 167.
30 Bu süreç hakkında geniş bilgi için editörlüğünü Geoffrey Greatrex ve
Samuel N.C. Lieu’un yaptığı, The Roman Eastern Frontier and the
Persian Wars Part II, 363-630, London 2002, s. 114 vd. bakılabilir.
Tarih-Coğrafya
117
İranlıların, Mardin dağları, Dara ve Tûr Abdin Romalılarındı.
Romalılar ile İranlılar arasındaki gözetleme kulesi, Dara ve
Nusaybin arasında yer alan Serkâ kalesi idi”31.
Bizans’ın lehine gibi görünen bu durum uzun sürmeyecek,
kısa bir süre sonra, yeni ve dinamik bir güç olarak ortaya çıkan
İslâm/Arap orduları akıl almaz bir hızla Suriye, İran ve nihayet Tur
Abdin’in de içinde bulunduğu Yukarı Mezopotamya’nın tamamını
hâkimiyetleri altına alacaklar ve böylelikle bölgenin mukadderatı
yepyeni bir tarihi sürece girmiş olacaktır. Bu süreci başlatan
gelişmeler ise Hz. Ömer’in hilafeti döneminde (634–644)
gerçekleşecektir. Ancak buna geçmeden önce yörenin tarihi
coğrafyasını anlamamızda son derece önemli bir aşamayı ifade
“Tur Abdin” adının ortaya çıkışının açıklanması zarureti vardır.
Zira Assurluların Kaşyari, Romalılar’ın ise Mons Masius olarak
isimlendirdikleri Midyat ve yöresi bu tarihten itibaren artık “Tur
Abdin” adıyla meşhur olacaktır ki bu durum günümüz modern
çalışmaları için dahi söz konusudur. Daha önce açıklandığı gibi
M.Ö. IX. yüzyıldan itibaren Arami(Süryani) nüfusun ağırlıkta
olduğu bu yöre, M.S. IV. yüzyıldan itibaren aynı zamanda doğu
Hıristiyanlığının da en önemli merkezlerinden biri olarak karşımıza
çıkmaktadır32. Yöreye verilen ve Aramice/Süryanice olan “Tûr
Abdin” ismi de bu sürece ilişkin bir anlamı ifade etmektedir.
Monofizit inançlarıyla başından beri batı Hıristiyanlığından ayrılan
Süryaniler, bilhassa IV-VI. yüzyıllarda bir taraftan Roma tazyiki
diğer taraftan da İran saldırıları karşısında Tûr Abdin dağlık
bölgesini büyük merkezlerden uzak bir inziva alanı gibi görmüşler
ve söz konusu yüzyıllar ve akabindeki dönemlerde de burada pek
çok manastır inşa ederek bölgeyi doğu Hıristiyanlığı’nın en önde
31 Ebu Yusuf, Kitabu’l-Harac, Çev., İ. Karakaya, Ankara 1982, s. 139-
142.
32 Bu konuda geniş bilgi için bk. G. Bell, The Churches and Monastries of
the Tûr Abdin, Londra 1982; H. Ritter, Tûrôyo Die Volkssprache der
Syrischen Christen des Tûr ‘Abdin, I, Beyrut 1967; ayrıca bölgenin İslâm
fethi öncesi topografyası için Georgius Cyprius’un Miladi VII. asrın ilk
on yılından kalma Descriptio orbis Romani adlı eseri büyük bir
ehemmiyete haizdir. Zira bu eserde, mezkûr sahada bulunan birçok kale
adı geçmektedir.
Makalelerle Mardin
118
gelen ruhanî merkezlerinden biri haline getirmişlerdir33. Nitekim
bu yüzden Midyat ve yöresi inzivaya dayalı manastır
Hıristiyanlığının ana yurdu olarak görülmüştür. Günümüze kadar
varlığını sürdürmesi açısından bu manastırların en meşhur ikisi;
Midyat’ın güneyindeki Kartmin veya Deyr al-Umr ile Mardin’in
bir saat kadar doğusundaki Deyr Zaferan’dır(Bk. Harita 3). İşte
bütün bu sebeplerden dolayı bir süre sonra bu yayla, Süryanice
“Abidler Dağı” anlamına gelen Tûr(Dağ) Abdin(Kullar/İbadet
edenler) adıyla anılır olmuştur. Bu adın söz konusu yöreye tam
olarak ne zamandan itibaren verildiği meçhul ise de en erken VI.
yüzyıla ait kayıtlarda geçtiği bilinmektedir34.
Diğer taraftan bir başka görüşe göre ise Tur Abdin adının
ortaya çıkışı, Bizans-Sasani mücadelesinin yoğunlaştığı VI.
yüzyılda Bizans imparatorlarının Sasani hâkimiyetindeki
topraklara yaptıkları intikam saldırıları sonunda buralardan
getirdikleri Mecusi ve Putperest esirlerle ilgili bir süreci ifade
etmektedir. Kfonoyo(Nurlu)’lu Mor Yuhanun’un yaşam
hikâyesindeki rivayete dayandırılan bu görüşe göre; “…
Buralardan çok sayıda Mecusi ve putperesti esir aldılar ve bunları
Izlo Dağı’ndan Arzun’a kadar ve Fanak(Fenek) köyünden Hasno,
Savr ve Mardin’e kadar olan alanda yerleştirdiler. Bu esirler
buraya yerleştikten sonra bu dağlar “Atro d Cabode (köleler dağı)
olarak adlandırıldı. Çünkü bunlar kulluk ve kölelik için getirilmişti.
Bu dağ da adını kölelikten almış ve böylelikle de Bizans kralı
Jüstinyen (Justinianus öl.565) zamanından itibaren Abdin Dağı
(Cebel Abdin veya Turcabdin,Tur abdin) olarak anıla gelmiştir”35.
Ancak hemen belirtelim ki bu görüşe şüpheyle yaklaşmak
33 Bu konuda geniş bilgi için şu eserlere bakılabilir; Gertrud Bell, The
Churches and Monastries of the Tûr Abdin, London 1982; Helga
Anschütz, Die syrischen Christen vom Tur ‘Abdin, Würzburg 1985;
Andrew Palmer, Monk and Mason on the Tigris Frontier: The Early
Histıry of Tur Abdin, Londra 1990; Hans Hollerweger, Canlı Kültür
Mirası Turabdin, Linz 1999.
34 Bk. Procopius, indeks; ayrıca krş. Mor İgnatiyos I. Afrem, a.g.e., s. 13;
M. Streck, a.g.m., s. 99-100.
35 Mor İgnatiyos I.Afrem, a.g.e., s .13; G. Akyüz, Mardin İli’nin
Merkezinde Civar Köylerinde ve İlçelerinde Bulunan Kiliselerin ve
Manastırların Tarihi, İstanbul 1998, s. 25-26.
Tarih-Coğrafya
119
gerekmektedir. Zira daha önce de açıkladığımız üzere kaynakların
da ittifakla belirttiği gibi bölgenin kuzey ve doğu sınırları Dicle
nehri tarafından belirlenmektedir. Dolayısıyla haritalarda da
görüleceği üzere iddia edildiği gibi ne Dicle’nin kuzeyindeki
Arzun(Arzan/Erzen)’un ne de yine Dicle’nin doğusunda kalan
Fanak(Fenek)’ın Tur Abdin’in tarihi coğrafyasıyla bir ilgisi
olabilir. Kaldı ki dönemin kaynaklarında, anlatılanları teyit edecek
herhangi bir bilgiye de rastlanmış değildir.
Daha önce de temas ettiğimiz gibi Tur Abdin’in de
içerisinde yer aldığı Yukarı Mezopotamya –ki artık el-Cezire
adıyla anılacaktır-, Hz. Ömer döneminde fethedilmiştir. Bu dönem;
devrin en büyük iki gücü olan Bizans ve Sasaniler’e karşı doğu,
batı ve kuzey istikametlerinde olmak üzere üç koldan büyük
fetihlere girişildiği bir devre karşılık gelmektedir. Daha Hz.
Ömer’in hilafetinin beşinci yılında Suriye ve Irak’ın İslâm orduları
tarafından fethedilmesi, Hıms ve Kufe merkezli iki büyük ordugâh
arasında kalan ve bu sırada mukavemet edebilecek ciddi hiçbir
askeri gücün de kalmadığı anlaşılan Yukarı Mezopotamya’nın fethi
kaçınılmaz bir hale getirmiştir. Nitekim Hz. Ömer de Suriye valisi
Ebu Ubeyde’nin vekili Iyaz b. Ganm’i 639 yılı sonlarına doğru el-
Cezire valiliğine getirmek suretiyle bölgenin fethiyle görevlendirir.
Emrindeki 5000 kişilik orduyla Suriye’den harekete geçen Iyaz,
sırasıyla Rakka, Harran, Ruha(Urfa) Sümeysat ve Suruç’un fethini
tamamlayarak Resü’l-Ayn önlerine gelir. Bölgedeki iki Bizans
garnizonundan birinin bulunduğu -diğeri Nusaybin’de dir- şehir,
kısa bir direnişten sonra teslim olur. Ardından kuzeye yönelen
Iyaz, Yukarı Mezopotamya’nın en önemli şehirlerinden Amid ve
Meyyafarikin’i fethettikten sonra tekrar güneye dönerek Nusaybin
önlerine gelir ki bu arada Mardin de fethedilmiştir. Tıpkı Resü’l-
Ayn’da olduğu gibi Nusaybin’de bulunan Bizans garnizonu da
Müslümanlara direnmeye çalışmışsa da kısa süre sonra bunun
beyhude bir çaba olduğunu görerek şehri teslim etmek zorunda
kalmıştır. İşte Tur Abdin’in fethi de bundan sonra gerçekleşir ki
tarih 20/640 yılı ortaları olmalıdır36. Fethin mahiyetine ilişkin
36 Belâzurî, Fütuhu’l-büldan, Çev. M. Fayda, Ankara 1987, s. 252; İbnü’l-
Fakih, Kitâbu’l-buldân, (nşr. Y. Hadî), Beyrut 1996, s. 125-126; İbnü’l-
Esir, el-Kamil fi’t-târîh, Çev., A. Ağırakça, İstanbul 1987, II, s. 488-89;
Yâkût, II, s. 561.
Makalelerle Mardin
120
hiçbir bilgiye sahip değiliz ancak fethin Tur Abdin’de bulunan
kalelerin teslim alınması şeklinde gerçekleşmiş olduğunu tahmin
edebiliriz. Nitekim kaynakların zaman zaman Hatem Tay kalesi
için “Tur Abdin Kalesi” adını kullandıklarını da belirtelim. Öte
yandan kaynakların hiçbirinde Hısn Keyfa’nın fethine dair bir
bilginin geçmiyor olması da ilginçtir37. Ancak bu tarihte henüz
küçük bir kale olan Hısn Keyfa’nın da Tur Abdin’in fethiyle
birlikte teslim alınmış olması kuvvetle muhtemeldir. Tur Abdin’in
ardından kuzeye yöneldiği anlaşılan Iyad, Erzen, Bitlis ve Ahlat’ı
fethettikten sonra Suriye’ye geri dönmüştür. İslâm kaynakları el-
Cezire’nin tamamının bir yıl (20/640) gibi kısa bir süre içerisinde
fethedildiği konusunda ittifak halindedirler. Yine kaynakların
ifadelerine göre birkaç şehir dışında İslam ordularına direnen
olmamış ve bölge sulhen fethedilmiştir. Esasında bütün bölgenin
asli etnik unsurunu teşkil eden Monofizit inanışlı ve bu
inançlarından dolayı takibata uğrayıp zamanla bölgeye kadar gelip
burada yerleşen Süryaniler ile yaklaşık iki asırdan beridir Tur
Abdin’in güneyindeki düzlüklerde yaşayan Araplar, uzun zamandır
Bizans ve İran cihetinden gördükleri tazyikler neticesinde, tedirgin
bir vaziyette Bizans-Sasani mücadelesinin sonunu
beklemekteydiler. Nitekim bu beklentiler de yeni dinin, İslam’ın
ortaya çıkmasıyla Bizans ve Sasani imparatorluklarından birinin
tamamen tarih sahnesinden silinmesi, diğerinin de bir daha geri
dönmemecesine bölgeden çıkarılmasıyla son bulmuştur.
Dolayısıyla bölge halkının İslam ordularına karşı herhangi bir
37 Bazı araştırmacılar, IX. yüzyıl müelliflerinden Vâkidî (öl. 823)’ye
nispet edilen Fütuh kitaplarında yer alan Hısn Luğûb’un Fethi başlığından
hareketle (Bk. Fütuhu’ş-Şam, II, s. 104; Fütuhu’l-Cezire ve’l-Habur ve
Diyar’ı-Bekr ve’l-Irak, nşr. A. Feyyaz Harfuş, Dımaş 1996, s. 197-198)
burada anlatılanları Hasankeyf ile ilişkilendirmekteyseler (bk. Bahri
Zengin, Hasankeyf Tarihi ve Tarihi Eserleri, İstanbul 2001, s. 30-31) de
söz konusu Fütuh kitaplarının sıhhati konusunda ciddi şüpheler
bulunmaktadır. Nitekim konunun uzmanlarından Ramazan Şeşen’e göre
Vakidi’nin Fütuh kitapları günümüze gelmemiş olup ona nispet edilen
mevcut Fütuh kitapları ise başta XIII. yüzyılda yaşamış Ebu’l-Hasan el-
Bekrî olmak üzere çeşitli kıssacılar tarafından meydana getirilmiş sahte
serlerdir. (bk. R. Şeşen, Müslümanlarda Tarih ve Coğrafya Yazıcılığı,
İstanbul 1998, s. 30)
Tarih-Coğrafya
121
direniş göstermemesi bu fethi kendileri için de bir kurtuluş olarak
gördükleri anlamına gelmektedir.
el-Cezire’nin İslam orduları tarafından fethi, doğal olarak
peşinden bölgeye yönelen yoğun bir göç hareketini de beraberinde
getirir. Bu çerçevede ilk halifelerin yürüttükleri sistemli
İslâmlaştırma-Araplaştırma siyasetini göstermesi açısından
Belâzurî’de yer alan şu kayıt dikkat çekicidir;
“Muaviye, Osman b. Affan’ın Şam ve el-Cezîre valisi
olunca, halife ona, Arapları, şehir ve köylerden uzak yerlere
indirmesini ve hiç kimsenin üzerinde hakkı bulunmayan toprakları
işgal etmelerine izin vermesini emretti. Bu emir üzerine Muaviye,
Temim, Rebîa, Kays, Esed ve başka kabilelerden meydana gelen

zümreleri de el-Mazihin ve el-Müdeybir’e yerleştirdi. Diyar
Mudar’ın bütün bölgelerinde aynı şeyi yaptı; Rebîa kabilesi
mensuplarını da kendi yurtlarına aynı şekilde yerleştirdi. Ayrıca
şehirleri, köyleri ve silah yerlerini koruyacak ve muhafaza edecek
maaşlı kimseleri görevlendirdi; onlara valilerini tayin etti”38.
el-Cezîre’deki Arap varlığının eski çağlara kadar dayandığı
bilinmektedir. Araplar yüzyıllar boyunca çeşitli sebeplerle
güneyden, Hicaz yarımadasından kuzeye Fırat ve Dicle nehirleri
arasındaki topraklara göç etmişlerdir. Bu göçlerden en büyüğü ise
İslâm fetih dalgalarının gelmesinden yaklaşık bir asır kadar önce,
Bahreyn ve Yemame bölgesinde meskûn Adnanî kabilelerinden
Rebîa ve Mudar’a bağlı aşiret guruplarınca gerçekleştirilmiştir. Bu
aşiretler İslâm öncesi Sasani yönetimi altında daha ziyade güneyde
Basra ve Kufe bölgelerinde yaşarken, İslâm öncesinden başlayarak
fetihlerle birlikte kuzeye, Yukarı Mezopotamya’ya yayılıp buraları
kendilerine yurt edinmişlerdir. İşte İslâm’ın zuhurundan hemen
önce başlayan ve fetihlerle de hızlanarak devam eden kabile
göçleri neticesinde el-Cezire, bir süre sonra bu aşiretlerin yerleşim
bölgelerini gösteren ve yine bu aşiretlere nispet edilen Diyâr-ı
Rebîa ve Diyâr-ı Mudar adında iki idari mıntıkaya ayrılır.
Bunlardan Diyar-ı Rebia, merkezi Nusaybin olan ve Sincar,
Re’su’l-Ayn, Beled, Dara, Habur, Ceziret İbn Ömer, Mardin,
Amid, Meyyâfârikîn ve Erzen şehirlerine şamil iken, Diyar-ı
38 Belâzurî, s. 255-256.
Makalelerle Mardin
122
Mudar’da merkezi Harran olan ve Urfa, Rakka ve Suruç’u
kapsayan bir bölgeyi ifade etmektedir39.
Öte yandan IX. yüzyıla gelindiğinde ise Rebi’dan sayılan
Bekr b. Vail kabilesine mensup muhtelif guruplar, Yukarı Dicle
havzasında daha fazla yayıldılar ve kırsal kesim dışında fethedilen
şehir, kasaba ve kalelere de yerleşmeye başladılar. Hatta bu
yoğunlaşmanın neticesi olarak bir süre sonra Bekrî Arapları’nın
ekseriyetini teşkil eden Şeybân kabilesine mensup aşiretlerin reisi
Ebu Musa İsa b. Şeyh, Abbasi halifesi el-Mu’temid’e isyan ettikten
sonra Amid’i merkez edinerek Meyyâfârikîn ile Mardin’i de içine
alan bölgede otuz yıl süren (256–286/869-899) bağımsız bir
emirlik dahi kurmuştu. Bu gelişmelerden sonra Bekr kabilesinin
işgal ettiği bu yerler, kabilenin mensup olduğu Rebîa reisinin
yurtlarından ayrılarak, Bekri aşiretlerin yurdu anlamına gelen
Biladu Bekr veya Diyâr-ı Bekr isminde ayrı müstakil bir idari birim
haline getirildi. Bu yeni idari bölgenin merkezi şehri Amid olur
iken diğer şehirleri ise; Meyyâfârikîn, Erzen, Mardin, Hısn Keyfa
ve Siirt dir. Buradan da tarihi coğrafyasını incelemeye çalıştığımız
Tur Abdin’in Diyar-ı Bekr içerisinde sayıldığı anlaşılmaktadır.
Nitekim bu konuda elimizdeki en erken tarihli kaynak IX.
coğrafyacılarından el-Hemdanî olup müellif, Diyar-ı Bekr’in güney
sınırının Tur Abdin’den başladığını belirterek buranın Bekri aşiret
guruplarından Şeybaniler’e ait olduğunu söylemek suretiyle bu
durumu teyit etmektedir40. Böylece X. yüzyıldan itibaren el-Cezire;
Diyâr-ı Rebîa, Diyâr-ı Mudar ve Diyâr-ı Bekr mıntıkalarından
müteşekkil bir bölgenin adı olmuştur ki bu durum ortaçağın sonuna
kadar devam edecektir41. (Bk. Harita 4)
39 M. Canard, Historie de la Dynastie des H’amdanides de Jazîra et de
Syrie, Paris 1953, I, s. 77; a. mlf., “al-Djazira”, EI2 , II, s. 536-537; Le
Strange, s. 84.
40 el-Hemdânî, Kitâbü sıfati Cezîretü’l-Arab, (nşr. F. Sezgin), Frankfurt
1993, s. 246-247; ayrıca bu konuda geniş bilgi için bk. Adnan Çevik, XIXIII.
Yüzyıllarda Diyar-ı Bekr Bölgesi Tarihi, MÜTAE., Basılmamış
Doktora Tezi, İstanbul 2002.
41 Makdisî, s. 122; Ebu’l-Fida, s. 273; Yâkût, II, s. 561-562; İbn Şeddâd,
el-Alâku’l-hatira fi zikri ümerâ’i-Şam ve’l-Cezire, III/I, (nşr. Y. Abbare),
Dımaşk 1978, s. 4-5; Kalkaşandî, Subhu’l-a’şâ fi sınâ’ati’l-inşâ’, IV,
Kahire 1910, s. 314;
Tarih-Coğrafya
123
IX. yüzyılın sonlarından itibaren bölgenin tarihi, Hariciler ve
özellikle de Bizans’la yaptıkları mücadelelerde öne çıkan
Hamdanoğulları(905–1004)’na bağlıdır. Tur Abdin’in güneyinde
uzanan düzlüklerde yaşayan büyük Arap aşiretlerinden
Tağliboğulları’na mensup bir hanedan olan Hamdaniler, Halep ve
Musul merkezli emirlikler kurarak bir asra yakın bir süre neredeyse
el-Cezîre’nin tek hâkimi olmuşlardır42. Bu döneme ilişkin olmak
üzere Tur Abdin’in tarihi coğrafyasına dair fazlaca bir bilgiye
sahip değiliz. Ancak güney hududunda bulunan Hatem Tay
kalesinin bu sırada yeniden inşa edilerek Heysem Kalesi adını
aldığını biliyoruz43. Bu isim muhtemelen kaleyi inşa eden/ettirene
izafeten verilmiş olmalıdır. Öte yandan bu dönemde bilhassa
Mardin ve Meyyâfârikîn önemli gelişme kaydeden iki mevki
olarak dikkat çeker. Bunlardan Tur Abdin’i de ilgilendirmesi
açısından Mardin, Musul ve Halep arasındaki bağlantıyı sağlayan
konumuyla, stratejik bir öneme haizdir. Nitekim günümüze kadar
varlığını devam ettiren meşhur Mardin kalesi bu dönemde inşa
edilmiştir44. Hamdaniler’in ardından Tur Abdin, Meyyâfârikîn
merkez olmak üzere Diyâr-ı Bekr bölgesinde yaklaşık bir asır
(984–1085) hakimiyet sürecek olan Mervaniler’in eline geçer.
Mervanoğulları Sünni bir İslâm emirliği olup hanedanın temellerini
el-Cezîre’nin kuzeydoğu hududundaki dağlık bölgelerde yaşayan
Harbuhti Kürtlerinden Bad lakaplı Ebû Şûca Abdullah Hüseyin
atmıştır. Bu dönemde Tur Abdin, Mervanoğulları ile Nusaybin ve
Ceziret İbn Ömer’den Musul’a kadar uzanan toprakların yeni
hâkimi bir başka Arap aşireti Şii Ukayloğulları (990–1096)
arasında tampon bölge vazifesi görmektedir. Hatta XII. yüzyıl
müelliflerinden Silvanlı İbnü’l Ezrak’ın ifadelerinden, iki emirlik
arasındaki sınırın Midyat’ın güneyindeki Subaşı mevkiinden
başladığı anlaşılmaktadır ki aynı müellif burada Balûsâ adında bir
sınır kalesinden de bahsetmektedir45.
42 Bu hanedan hakkında geniş bilgi için bk. M. Canard, a.g.e.; M.
Sobernheim, “Hamdaniler”, İA, V/I, s. 179-182.
43 Mor Ignatiyos I. Afrem, a.g.e., s. 15.
44 İbn Havkal, Kitabu Sûretü’l Arz, (nşr. M. J. de Goeje), Beyrut ts, s. 214.
45 İbnü’l-Ezrak, Târîhu Meyyâfârikîn ve Amid, (Mervaniler kısmının
neşri: B.A. Avad, Tarihu’l-Fârikî ed-Devletil-Mervaniye), Kahire 1959, s.
211.
Makalelerle Mardin
124
XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise, Tur Abdin’in de
içerisinde yer aldığı Diyar-ı Bekr bölgesine yeni ve dinamik bir
unsur olarak Türkler girmeye başlamış; bu tarihten itibaren bölge
siyasetinin belirleyici ana unsuru Türkler ve kurdukları siyasi
yönetimler olmuştur. Bu süreci başlatan gelişmeler XI. yüzyılın
ortalarına doğru Horasan’da meydana gelen yeni siyasi oluşumlar
ile akabinde değişen güç dengeleri ve bu bağlamda Selçuklular’ın
ortaya çıkışıyla doğrudan ilgilidir. Aslında bu ilgi sadece Diyâr-ı
Bekr bölgesiyle de sınırlı kalmayıp etkisini günümüze kadar devam
ettirecek önemli sonuçları da beraberinde getirecektir ki bunlardan
en önemlisi hiç kuşkusuz dünya tarihine de tesir edecek olan
Anadolu’nun Türk vatanı olma sürecidir. Diyâr-ı Bekr bölgesini
Türk gerçeğiyle karşı karşıya getiren ilk gelişme olarak; Irak
Oğuzları adını taşıyan Türkmen gurupların 433/1041–1042 yılında
başlayıp üç yıl süreyle devam eden ve bu süre zarfında Diyâr-ı
Bekr’den Musul’a kadar uzanan istila hareketlerini görmekteyiz.
Dönemin müellifleri tarafından itaatsiz zümreler olarak
vasıflandırılan bu guruplar aslında Selçuklu hanedanına bağlı
Türkmenler olup, XI. yüzyılın son çeyreğinde tamamlanacak olan
Selçuklu fütuhatının da öncü kuvvetleri özelliğini taşırlar. Nitekim
bu gelişmenin hemen ardından Tuğrul Bey’in şahsında Selçuklu
tabiiyetini tanıyan(1050) Diyr-ı Bekr, Melikşah döneminde
Mervanoğulları hâkimiyetine son verilmek suretiyle doğrudan
İmparatorluk topraklarına katılan bir bölge konumundadır. 1085
yılında Melikşah’ın emriyle Fahruddevle b. Cüheyr komutasındaki
Selçuklu ordusu tarafından bir yıllık bir mücadelenin ardından ele
geçirilen Diyar-ı Bekr, bu tarihten itibaren yoğun bir Türkmen
göçüne sahne olur ki bunda Selçuklu ordusuna destek için bölgeye
gelen Türkmen beylerinin rolü büyüktür. Çünkü bölgenin Selçuklu
topraklarına dâhil edilmesinde önemli yararlılıklar gösteren bu
beyler bir süre sonra Diyar-ı Bekr’in pek çok şehir, kasaba ve
kalelerinin yönetimini ele geçirmişlerdir. Bilhassa Melikşah’ın
1092 yılındaki ani ölümüyle başlayan kargaşa ortamından istifade
ile hızlanan bu süreç, XII. yüzyılın başlarında Diyar-ı Bekr’de irili
ufaklı pek çok Türkmen beyliğinin ortaya çıkmasıyla son
bulmuştur. Hiç kuşkusuz bunlar içerisinde bizim için en önemlisi,
büyük Türkmen beyi Artuk’un oğulları tarafından kurulmuş olup
Tarih-Coğrafya
125
Diyar-ı Bekr’in XI-XIII. yüzyıllar arası tarih ve kültürüne
damgasını vurmuş olan Artukoğulları Beyliğidir46.
Melikşah’ın ölümüyle Diyar-ı Bekr bölgesinde başlayan
Türmen beylikleri devrinin Tur Abdin’e yansıması üç asır sürecek
olan Artuklu Beyliği hakimiyetidir(1102–1401). Bu durum Tûr
Abdin’in batı ve kuzey sınırlarında iki stratejik mevkii konumunda
olan Mardin ve Hısn Keyfâ kalelerinin XII. yüzyıldan itibaren birer
Artuklu başkenti olarak ortaya çıkmalarıyla ilgilidir. Nitekim bu
dönemde Hısn’ı Keyfa, Tûr Abdin’i tam ortadan kuzey güney
doğrultusunda kat eden Musul ve Nusaybin’den gelip Erzen, Bitlis
ve Ahlat’a giden yol üzerinde önemli bir merkez konumundadır.
Ayrıca Tûr Abdin üzerindeki en eski yerleşim yerlerinden biri olan
Savur da yine bu dönemde, Mardin ile Hısn Keyfâ’yı birbirine
bağlayan yol üzerindeki kavşak konumuyla gelişme kaydeden bir
yerleşim yeri halindedir. Nitekim XIII. yüzyılın coğrafyacılarından
Yakut el-Hamevi, kendi adıyla anılan ırmağın suladığı vadiye
hâkim dağın zirvesinde erişilmesi güç son derece muhkem bir kale
olduğunu belirttiği Savur’un kale dışındaki güzel ve bakımlı
mahalleleri ile çarşılarına dikkat çekmektedir47. Bu malumat
dışında Savur hakkında pek fazla bir bilgiye sahip değiliz.
Artuklular’ın sonuna kadar genelde Mardin ile Hısn Keyfâ
emirlikleri arasında el değiştiren muhkem bir mevki olarak
varlığını devam ettirdiğini söyleyebiliriz. 1134 yılında Hısn Keyfâ
Artuklular’ı idaresinde olan Savur bu tarihte Atabeg Zengi’nin de
yardımıyla Mardin Artukluları’nın eline geçmiş ve XIV. yüzyılın
sonuna kadar da büyük oranda Mardin’e bağlı bir idari birim olarak
kalmıştır. XIII. yüzyıl coğrafyacılarından İbn Şeddâd’ın Diyâr-ı
Bekr bölgesinin önemli kaleleri arasında saydığı Savur, Akkoyunlu
46 Bu konuda geniş bilgi için bk. A. Çevik, a.g.t., s. 208-276; ayn. yaz.
“XII. Yüzyılda Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Bir Türkmen Beyliği
Yınaloğulları”, Türkler, VI, Ankara 2002, s. 491-499; “Selçuklular
Zamanda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Hüküm Sürmüş bir Türkmen
Beyliği Dilmaçoğulları”, Türklük Araştırmaları Dergisi, XII, İstanbul
2002, s. 115-162.
47 Yâkût, III, s. 493.
Makalelerle Mardin
126
döneminde(1401–1507) de adından söz edilen bir yerleşim olarak
bilinir48.
Öte yandan Artuklu döneminde öne çıkan bir diğer Tur
Abdin yerleşimi ise bölgenin güney eteklerinde bulunan,
Nusaybin’in 20 km kuzeydoğusundaki M’arin dir. Bugün de aynı
adla bilinen M’arin kaynaklarda Macrin veya Macarra adıyla da
anılmaktadır. Artuklu emirlerinin zaman zaman ikamette ettikleri
anlaşılan Marin, XIV. yüzyılda en parlak devrini yaşamış
görünmektedir. Ancak aynı zamanda burası, Artuklular’ın
bölgedeki en güçlü rakibi olan Hısn Keyfa Eyyubileri’nin de en
önemli saldırı hedeflerinden birisidir. Nitekim 1333 yılında
yağmalanan Marin, asrın sonlarına büyük oranda tahrip edilir ve
muhtemelen bu yüzden de bir daha da toparlanamaz. Timur’un
1394 seferinde burada oturanların Mor Gabriyel(Kartmin)
manastırından sığınma talep etmelerine bakılırsa surlarla çevrili
olmadığı anlaşılmaktadır49.
Bölgenin Artuklu döneminde faal olan kalelerine gelince;
hiç şüphesiz bunların başında Tur Abdin’e yönelik her türlü akın
ve yağma hareketinde yöre halkının sığınağı haline dönüşmüş olan
Heysem Kalesi gelmektedir. Heysem, Tûr Abdin’in en eski
kalelerinden biri olup bölgenin güney eteklerinde, Nusaybin’in
yaklaşık 40 km kadar kuzeydoğusunda yüksek bir tepenin(Dibek
tepesi) zirvesinde Nusaybin-Cizre yoluna hâkim son derece
stratejik bir noktada kurulmuştur. Daha önce de açıkladığımız
üzere kuruluşu IV. yüzyılın ilk yarısına kadar gitmekte olan
Heysem kalesi Roma imparatoru Konstantios tarafından bitip
tükenmek bilmeyen Sasani saldırılarına engel olmak maksadıyla
Tûr Abdin üzerinde iki müstahkem mevkiden biri olarak (ilki
Hasankeyf’tir) İranlılarla sınırı oluşturan noktada inşa ettirilmiştir.
Öte yandan Bizans İmparatoru Jüstinianus’un VI. yüzyıl
48 İbnü’l-Esîr, XII, s. 24; İbn Şeddâd, III/I, s. 251; III/II, s. 492, 556; Ebu
Bekr-i Tihranî, Kitab-ı Diyarbekriyye, Çev., M. Öztürk, Ankara 2001,
indeks; L. İlisch, Geschichte der Artuqidenherrschaft von Mardin
zwischen Mamluken und Mongolen 1260-1410 A.D., Münster 1984, s.
186-187; John E. Woods, 300 Yıllık Türk İmparatorluğu Akkoyunlular,
Çev. Sibel Özbudun, İstanbul 1993.
49 L. İlisch, a.g.e., s. 210-211.
Tarih-Coğrafya
127
istihkâmlarından Rhabdios ile aynileştirilmektedir50. XII. yüzyıl
boyunca Mardin ve Hısn Keyfâ Artuklu emirlikleri arasında birkaç
el değiştirdiği anlaşılan Heysem Kalesi, 1170 yılında Selâhaddîn
Eyyûbî tarafından bağlı amillikleriyle birlikte Hısn Keyfa Artuklu
emiri Nureddin Muhammed b. Kara Arslan’a verilmişti51. XIII
yüzyıl müelliflerinden İbn Şeddâd’ın Diyar-ı Bekr kalelerini
sıraladığı listede de adı geçen Heysem kalesi52, Timur tarafından
tahrip edilmesine rağmen XVI yüzyılda hala adından bahsedilen
bir mevki konumundadır. Zira Şerefhan Bitlisi’nin bildirdiğine
göre bu tarihte Heysem, Beşneviyye Kürtlerine ait kalelerden olup
civarı ise gayri Müslim nüfus yoğunlukludur53. XX. asrın başında
Tûr Abdin’deki kilise ve manastırları incelemek maksadıyla bu
bölgeyi dolaşan Gertrud Bell, Kale’yi tepenin doruğunda, eğimin
konturlarını izleyerek yapılmış çift sıra duvardan oluşan bir
istihkam olarak tanımlamaktadır. İçerideki sur, iç kaleyi teşkil
etmekte olup yazar, bu dönemde harabe halindeki kalenin birkaç
kez yenilendiğini de belirtmektedir. Buna göre bunlardan biri
Bizans dönemine tarihlenir iken diğeri burada bulunan kitabeye
göre 630/1232-33 yılına aittir54. Yine bu dönemden kalma bir
başka kale ise Heysem Kalesi’nin batısında yer almakta olup XIX.
yüzyıl haritalarında işaretli olan Hısn Cedid’dir. Burası
muhtemelen günümüzde Nusaybin’in 20 km kadar
kuzeydoğusundaki Marin’in karşısında yer alan Eskihisar
olmalıdır55. Kaynakların Tûr Abdin bölgesinde bulunduğu
50 G. Bell, Amurath to Amurath, London 1924, s. 307-308; Procopius,
Buildings, VII, s. 125 n.2.
51 İbnü’l-Ezrak, Târîhu Meyyâfârikîn ve Amid, (Çev. A. Savran,
Meyyfarikin ve Amid Tarihi –Artuklular Kısmı-, Erzurum 1991), s. 82;
Süryani Mihail, Süryani Mihail Vekayinamesi, II, (yayınlanmamış Türkçe
trc. H. Andreasyan, TTK, kitaplığı), s. 132; İmadüddin İsfahani, Barku’şŞâmî,
(neşr ve trc. R. Şeşen), İstanbul 1976, s. 293
52 İbn Şeddad, III/I, s. 249
53 Şerefhan Bitlisi, Şerefnâme, Çev. M. E. Bozarslan, İstanbul 1970, s.
138; Ayrıca bazı hatalar olmakla birlikte söz konusu kalenin Süryani
kaynaklarının gözünden XVI. yüzyılın sonuna kadarki tarihi için bk. Mor
Ignatiyos I. Afrem, a.g.e., s. 15-16.
54 G. Bell, a.g.e., s. 307-308; Ayrıca Bell, söz konusu kitabenin
fotoğrafını Van Berchem’e gönderdiğini de ilave etmektedir.
55 L. İlisch, a.g.e., s. 189; ayrıca bk. G. Bell, a.g.e., 309.
Makalelerle Mardin
128
belirttikleri bir diğer kale de bölgenin güney eteklerinde Diyar-ı
Rebîa sınırında olduğu anlaşılan Hur’bhar kalesidir ki günümüzde
nereye tekabül ettiğini tespit edemedik. Süryani Mihael’in “Hour-
‘Ebar” adını verdiği söz konusu kale, 540/1145 yılında Mardin
Artuklu emiri Timurtaş tarafından Musul Atabeyi Zengi’nin eline
geçmemesi için yıktırılmışsa da daha sonra yeniden inşa ettirildiği
anlaşılmaktadır56.
Tur Abdin üzerindeki Artuklu egemenliği XIII. yüzyılın
ortalarına kadar sürdüyse de 1230 yılında, Hısn Keyfa’nın
Eyyubilerin eline geçmesiyle bu etki giderek azaldı. Bu arada,
1264’te Mısır ve Suriye’deki Eyyubi egemenliği Memlukluler
tarafından sona erdirilmiş ve son Eyyubilerden biri Mardin Artuklu
emiri Fahreddin Kara Arslan’a sığınmış, o da kendisine Savur
kalesini vermişti57; ancak Eyyubi orada kalmayıp Hasankeyf’e
geçerek orada bir başka emirliğin temelini attı. Mardin emiri, bu
gelişmeyi önlemeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Burada yeniden
doğan ve sonradan Melikanlar (“Melikler” anlamına olmalı zira
Eyyubi hükümdarları daima bu unvan ile anılırlardı) adını alan bu
yerel Eyyubi iktidarı, Mardin Artukluları’nın hükümranlık alanını
daralttı ve bir süre sonra Tur Abdin, Hısn Keyfa Eyyubileri’nin
denetimine geçti58. Ancak bu da uzun sürmedi, XIV. yüzyılın
sonlarına doğru Timur tarafından istila edilen bölge ardından ikinci
büyük Türkmen göçü dalgası olarak kabul edebileceğimiz
Akkoyunlu-Karakoyunlu Türkmen devletleri arasında kaldı59.
56 Süryani Mihail, s. 132.
57 İbn Şeddâd, III/II, s. 556; Şerefnâme, s. 174.
58 Bu süreç hakkındaki en önemli kaynaklardan biri aynı zamanda adı
geçen Eyyubi hanedanın da tarihi olan, Hısn Keyfa Eyyubi hükümdarı el-
Melik el-Adil Fahreddin Süleyman’a ithaf edilen ve literatürde Hısn
Keyfâ Vekayinamesi olarak da bilinen Hasan bin İbrahim el-Münşi (öl.
822/1419?)’nin Nuzhat’un-Nazir ve Rahatu’l-Hatiradlı eseridir. XIV.
yüzyıl Güneydoğu Anadolusu için son derece önemli bir kaynak olan
eserin elimizdeki tek nüshası Viyana Milli Kütüphanesinde (Mxt. 355)
bulunmakta olup henüz yayınlanmamıştır. Eser hakkında geniş bir
değerlendirme için bk. C. Cahen, “Contribution d l’histoire du Diarbakr
au XIV e siecle”, Journal Asatique (1955), s. 65-100.
59 Geniş bilgi için, Akkoyunlu hanedanın en önemli kaynağı durumundaki
Ebu Bekr-i Tihranî’nin, Kitab-ı Diyarbekriyye’sine bakılabilir; ayrıca krş.
Tarih-Coğrafya
129
Son olarak yeri gelmişken, Midyat ya da Tur Abdin
dendiğinde akla ilk gelen ve hâlihazırda da bölgenin en eski
sekenelerinden birini teşkil eden Mehalmi/Mehallemiler’in
kökenine ilişkin bazı değerlendirmelerde bulunmak yerinde
olacaktır. Zira Arapça konuşan Müslüman topluluklardan biri olan
Mehalmiler’in kökeni konusunda farklı görüşler ileri
sürülmektedir60. Bunlar içerisinde en dikkate değeri, Antakya
Süryani patrikliği de yapan Mor İgnatiyos I. Afrem Bet-
Barsavmo(1887–1957)’nun Tur Abdin’deki Süryani Ortodoks
Kilise ve Manastırlarındaki bazı günlüklerden derleyerek 1924
yılında telif ettiği Tur-Abdin Tarihi adlı eserinde yer alan
ifadelerdir. Buna göre Mehalmi kabileleri (metinde “Mhalmoye”
ya da “Muhallemi” olarak geçmektedir), aslen Süryani-Ortodoks
olup, 1609 ya da 1583 yılı civarında Müslüman-Türk bölge
idarecilerinin artan baskıları neticesinde İslam’a geçmek zorunda
kalmışlardır61. Dolayısıyla buradan hareketle yine müellifin
ifadesine göre Mehallemilerin Müslümanlığının üç yüz yıldan
öteye gitmesi mümkün gözükmemektedir62. Öte yandan müellif bu
değerlendirmeleri yaparken Süryani kökenli olduklarını iddia ettiği
bu topluluğa neden Muhallemi dendiği konusunda herhangi bir
açıklama yapmamaktadır. Hâlbuki baskıyla Müslüman oldukları
iddia edilen tarihten en az iki asır önce yazılmış kaynakların
L. İlisch, a.g.e., s. 28-187; F. Sümer, Kara Koyunlular, I, Ankara 1984;
John E. Woods, 300 Yıllık Türk İmparatorluğu Akkoyunlular, Çev. S.
Özbudun, İstanbul 1993; S. Aydın, a.g.e., s. 83-115:
60 Bk. M. Streck, “Tûr Abdin”, İA, XI/II, s. 100; Bölge halkı arasındaki
yaygın rivayetlerden birine göre; Mehalmi tanımlamasının aslında Abbasi
halifelerinden Harun Reşid döneminde bölgeye yerleştirilen yüz Arap
aşiretine nispetle başka bir deyişle onların yerleşim alanlarına atıfla ortaya
çıktığı şeklindedir. Buna göre “mahal” Arapça yer, mekân, yerleşim alanı
demek olup “mi’e” de yine Arapça da yüz demektir böylece “Mahalmi”
bu aşiretlere işaret eden “yüz mahal” anlamına gelmektedir.
61 Müellifin bildirdiğine göre baskıdan kurtulmak için Müslüman olan
Muhallemi kabilelerinden bazıları şunlardır; Astel (Etsel), Rasidiye
(Raşidiye, Üçkavak), Makasiniye (Mekeşiniye), Şawro (Savur),
Ahmadiye (Ahmediye, Başkavak), Reşmel (Rışmıl, Yeşilli), Qabala ve
Lastiye (Leştiye). (bk. A.g.e., s. 56)
62 Mor İgnatiyos I. Afrem, a.g.e., s. 56; Öte yandan aynı eserin yayıncı
tarafından yapılan “önza
Makalelerle Mardin
130
verdiği bilgiler dahi yukarıdaki ifadeleri tekzip eder mahiyettedir.
Zira X. yüzyıl İslam coğrafyacılarından İbn Hurdazbih’in Arap
Rebia aşiretleri içinde saydığı بالمهلبيه kaydını63 bir tarafa bırakırsak,
XV. yüzyıl başlarında Hısn Keyfâ’da yazılan Arapça bir kronik64
Mehalmiler’in, bölge güçlerinden Artuklu ve Eyyubiler’le olan
ilişkilerine işaret etmekte hatta XIV. yüzyıl başlarında liderleri
Mesud idaresinde Hısn Keyfâ Eyyubi Melikliğinde önemli roller
üstlendikleri göstermektedir65. Üstelik Mehalmiler’in bölgedeki
Müslüman güçlerin içersindeki konumuna dikkat çeken benzer
ifadeler, aynı yüzyılda yazılan anonim bir Süryani kroniği
tarafından da teyit edilmektedir66.
Aslında Mor Afrem’in eseri dikkatlice incelendiğinde
Mehalmiler başta olmak üzere bölge tarihiyle ilgili eserde pek çok
çelişkili ifadelerin yer aldığı görülecektir. Nitekim Mehalmilere
yakıştırılan İslamlaşma konusundaki birbiriyle çelişen rivayetler
eserin yayıncısı tarafından da vurgulanmaktadır67. Buradaki
ifadelerden, belirtilen tarihte Süryani cemaati içerisinden kitlesel
olarak İslam’a bir geçiş yaşandığı anlaşılmakta ancak bu Mor
Afrem’in iddia ettiği gibi Müslüman yöneticilerin baskısı ile ilgili
olmayıp cemaat içindeki uygulamalar duyulan tepkinin sonucu
olarak gerçekleşmiştir.
63 İbn Hurdazbih, el-Mesalik ve’l-Memalik, (neşr. M.J. De Goeje,
Bibliothec Geographourum Arabicorum), Brill 1889, s. 126-127.
64 Bk. Dipnot 58
65 Hısn Keyfâ Vekayinamesi, 20v, 32v, 47v. nakleden C. Cahen, a.g.m., s.
89-90
66 C. Cahen, a.g.e., 90; Söz konusu Süryani kroniğinin yazması Oxford
Bodlien 167’de bulunmakta olup bu yazma üç bölümden müteşekkildir;
ilki, Diyarbekir bölgesine yapılan Hun, Pers ve Moğol yağmaları adını
taşımakta olup 1394-1402 yıllarını kapsamaktadır. İkincisi, Timur Hanın
Tur Abdin saldırıları adını taşıyan 1395-1403 yılları arasını, üçüncü ve
sonuncu kısım da 1394-1493 yılları arası olayları konu edinmektedir. İlk
defa Bruns tarafından 1790 yılında Lien’de d’Appendix ad Chr. Bar
Hebraei dans le repertorium für bibl. Und morg. Litteature adı altında
yayınlanan kronik 1838 yılında Behnch tarafından tekrar neşr edilmiş
olup Barhebreus (Ebu’l-Farac)’ın Vekayinamesinin zeyli olarak ta
bilinmektedir.
67 Bk. “Nisin’den” bölümü
Tarih-Coğrafya
131
KAYNAKÇA
Abdulgani Efendi, Mardin Tarihi, (haz. B. Zengin), Ankara
1999.
Akşit, O., Roma İmparatorluk Tarihi, İstanbul 1985.
Akurgal, E., Anadolu Uygarlıkları, Ankara 2000.
Akyüz, G., Mardin İli’nin Merkezinde Civar Köylerinde ve
İlçelerinde Bulunan Kiliselerin ve Manastırların Tarihi, İstanbul
1998.
-----------., Deyrulzafaran Manastırı’nın Tarihi, Mardin
1998.
Albayrak, K., Keldanîler ve Nasturîler, Ankara 1997.
Alptekin, C., The Reign of Zangi, Erzurum 1978.
--------------., “Artuklular”, DİA, III, 415-418.
Ammianus Marcellinus, (ing. trc. J. C. Rolfe), Cambridge,
1950.
Anonymous Siriac Chronicle, (ing. trc. A.S. Tritton,) JRAS,
(1933).
Anschütz, H., Die syrischen Christen vom Tur ‘Abdin,
Würzburg 1985.
Ataoğlu, R., Hısn-ı Keyfâ Artuklu Devleti, AÜSBE, Ankara
1989, (Basılmamış Doktora Tezi).
el-Atrakçı, R. M., “Kabîletü Bekr b. Vâ’il ve hurûbuhâ fi’lİslâm”,
MA, XXIV, (1984), 199-241.
Artuk, İ., Mardin Artukoğulları Tarihi, İstanbul 1944.
Aydın, Suavi., Mardin Aşiret-Cemaat-Devlet, İstanbul 2000.
el-Azimî, “La Chronique Abregeed el-Azimî”, (nşr. C.
Cahen), JA, CCXXX(1938), 353-448; Ayrıca, Azimî Tarihi
Makalelerle Mardin
132
Selçuklularla İlgili Bölümler, (nşr. ve Türkçe trc. A. Sevim),
Ankara 1988.
Belâzurî, Fütûhu’l-büldân, (Türkçe trc. M. Fayda), Ankara
1987.
Bell, G., Amurth to Amurth, London 1924.
Beysanoğlu, Ş., Anıtları ve Kitabeleri ile Diyarbakır Tarihi,
I, Ankara 1998.
Bilge, Y., Süryaniler’in Kökeni ve Türkiyeli Süryaniler,
İstanbul 1991.
Cahen, C., “Le Diyar Bakr au Temps des Premiers
Urtukides”, JA, (1935), 219-277.
-----------., “Contribution d l’histoire du Diarbakr au XIV e
siecle”, JA, (1955).
-----------., “XIII. Asır Ortalarında el-Cezire (İzzeddin İbn
Şeddad’a göre)” (Türkçe trc. N. Çağatay), AÜİFD, (1983), IV, 93-
106.
-----------., “Artukdis”, EI2, I, 662-664.
Canard, M., Historie de la Dynastie des H’amdanides de
Jazîra et de Syrie, Paris 1953, I-II.
------------., “al-Djazira”, EI2 , II, 536-537.
------------ - Cahen, C., “Diyar-ı Bakr, EI2, III, 343.
Çambel, H., Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Araştırmaları
I, İstanbul 1980
Çelik M., Süryani Kilisesi Tarihi, I, İstanbul 1987.
Çevik, Adnan., XI-XIII. Yüzyıllarda Diyâr-ı Bekr Bölgesi
Tarihi, Basılmamış Doktora Tezi, MÜTAE, İstanbul 2002.
-----------------., “XII. Yüzyılda Güneydoğu Anadolu
Bölgesinde Bir Türkmen Beyliği Yınaloğulları”, Türkler, VI,
Ankara 2002, s. 491-499.
Tarih-Coğrafya
133
-----------------., “Selçuklular Zamanında Doğu ve
Güneydoğu Anadolu’da Hakimiyet Sürmüş Bir Türkmen Beyliği:
Dilmaçoğulları”, Türklük Araştırmaları Dergisi, İstanbul 2002, s.
Çilingiroğlu, A., Urartu ve Kuzey Suriye (Siyasal ve Kültürel
İlişkiler), İzmir 1984.
Darkot, B., “Diyarbekir”, (tarihi coğrafya), İA, III, 601-605.
------------., “Hısn Keyfâ”, (tarihi coğrafya), İA, V/I, 452-
454.
Dolapönü, H., Tarihte Mardin, İstanbul 1972.
Ebu Bekr-i Tihranî, Kitab-ı Diyarbekriyye, (Türkçe trc. M.
Öztürk), Ankara 2001.
Ebu Yûsuf, Kitâbu’l-Harac, (Osm. trc. Müderris-zâde
Muhammed Atâ’ullah Efendi, Sadeleştiren. İsmail Karakaya),
Ankara 1982.
Ebu’l-Farac, Abu’l-Farac Tarihi, I-II, ( Türkçe trc. Ö. R.
Doğrul), Ankara 1987.
-------------., Târihu Muhtasari’d-Dûvel, Beyrut 1992.
Ebu’l-Fidâ, Takvîmu’l-Buldan, (nşr. M. Reinaud), Beyrut ts.
Elisséeff, N., Nûr al-Dîn. Un grand prince musulman de
Syrie au temps des Croisades (511-569/1118-1174), I-III,
Damascus 1967.
Gabriel, A., Voyages archeologigues dans la Turqui
Orientale, Paris 1940.
Göyünç, N., XVI. Yüzyılda Mardin Sancağı, Ankara 1991.
Günaltay, Ş., Yakın Şark Elam ve Mezopotamya, Ankara
1987.
Günkut, B., Diyarbekir Tarihi, Diyarbakır 1937.
Halîfe b. Hayyât, Halife b. Hayyât Tarihi, (Türkçe trc. A.
Bakır), Ankara 2001.
Halil, İ., el-‘İmâretü’l-Artukiyye fi’l-Cezire ve’ş-Şam, Beyrut
1980.
Makalelerle Mardin
134
--------., “Safahâtun Mechule min tarihi'l-gazveti't-Tatari (el-
Tatar fi Diyâr-ı Bekr)”, MA, XIV, (1979).
Hamdullah el-Müstevfî, Nüzhetü’l-kulûb, (nşr. ve Ing. trc. G.
Le Strange), Leyden 1919.
el-Hemdânî, Sıfatu Cezîreti’l-Arab, (nşr. F. Sezgin),
Frankfurt 1993.
Hillenbrand, C., “The Establishment of Artuquid Power in
Diyârbakr in the Twelfth Centruy”, SI, LIV, (1981), 129-153.
Hollerweger, Hans., Turabdin (Canlı Kültür Mirası, İsa
Mesih Dilinin Konuşulduğu Yer), Çev. Sevil Gülçur, Freund des
Tur Abdin 1999.
Honigmann, E., Bizans Devletinin Doğu Sınırı, (Türkçe trc.
F. Işıltan), İstanbul 1970.
----------------- - Darkot, B., “Nasîbin”, İA, IX, 99-103
Işıltan, F., Urfa Bölgesi Tarihi (Başlangıçtan h. 210 = m.
825’e kadar), İstanbul 1960.
İbn Cübeyr, Rihletu İbn Cübeyr, Beyrut ts.
İbn Havkal, Kitabu Sûretü’l Arz, (nşr. M. J. de Goeje),
Beyrut ts.
İbn Hurdazbih, Kitabu’l-Mesâlik ve’l-memâlik, (nşr. M. J. de
Goeje), Beyrut ts.
İbn Rüsteh, Kitabu’l-A’lâku’n-nefîse, Beyrut 1988.
İbn Saîd el-Mağribî, Kitâbü’l-Coğrâfyâ, (nşr. İ. el-Arabî),
Beyrut 1970.
İbn Şeddad(İzzeddin), el-Alâku’l-hatira fi zikri ümerâ’i-Şam
ve’l-Cezire, III/I-II, (nşr. Y. Abbare), Dımaşk 1978.
İbnü’l-Esir, el-Kamil fi’t-târîh, (Türkçe trc. A. Özaydın),
İstanbul 1987, IX-XII.
------------., et-Târîhu’l-bâhir fi’d-devleti’l-atabekiyye bi’l-
Mavsıl, (nşr. A. A. Tuleymat), Kahire 1963.
Tarih-Coğrafya
135
İbnü’l-Ezrak, Târîhu Meyyâfârikîn ve Amid, Mervaniler
kısmının neşri: B.A. Avad, Tarihu’l-Fârikî ed-Devletil-Mervaniye,
Kahire 1959 (Türkçe trc. M. E. Bozarslan, Mervani Kürtleri Tarihi,
İstanbul 1975).
---------------, Artuklular kısmının neşri: A. Savran, The
History of Mayyâfârikîn and Amid, Erzurum 1986 (Türkçe trc.
Meyyfarikin ve Amid Tarihi –Artuklular Kısmı-, Erzurum 1991).
---------------, 1100-1150 yılları arasının neşr ve ing trc. C.
Hillenbrand, A Muslim Principality in Crusader Times –The Early
Artuqid State-, İstanbul 1990.
el-İdrîsî, Nüzhatu’l-müştâk fi ihtirâki’l-âfâk, I-II, Beyrut
1989.
İgnatiyos Efram I.Barsum, Kitabu’l-Lülü’l-Mansûr fi
tarihi’l-ulum ve’l-adâbi’s-Süryaniyye, Dımaşk 1987.
--------------------------------, Tarix d Turcabdin (Tur- Abdin
Tarihi), Arp. Çev. Vahap Kelat, Nisibin yayınları, İsveç 1996.
İlisch, L., Geschichte der Artuqidenherrschaft von Mardin
zwischen Mamluken und Mongolen 1260-1410 A.D., Münster
1984.
İmâdeddin el-Katib el-İsfahânî, el-Berku’ş-Şâmî, V, (nşr. R.
Şeşen), İstanbul 1979.
İstahrî, Kitâbu’l-mesâlik ve’l-memâlik, (nşr. M.J. de Goeje),
Beyturt ts.
Kâtip Ferdi, Mardin Mülûkü Artukiyye Tarihi, (nşr, A.
Emiri), İstanbul 1939.
Kaşgarlı, M. A., Doğu ve Güneydoğu Anadolu Uygarlığına
Giriş, Ankara 1984.
------------------., Mardin ve Yöresi Halkından Türko-
Semitler, Kayseri 1991.
Kınal, F., Eski Mezopotamya Tarihi, Ankara 1983.
Köprülü, M. F., “Artuk Oğullar”, İA, I, 617-625.
Köroğlu, K., Üçtepe I, Ankara 1998.
MakalelerleMardin
136
-------------., Urartu Krallığı Döneminde Elazığ (Alzi) ve
Çevresi, İstanbul 1996.
Kudâme b. Cafer, Kitabu’l-Harac, Beyrut 1988.
Lewis, B., Tarihte Araplar, (Türkçe trc. H. D. Yıldız),
İstanbul 1979.
Makdisî, Ahsenü’t-tekâsîm fî ma’rifeti’l-ekâlîm, Beyrut
1987.
Mar-Yeşua, Vekayinâme, (Türkçe trc. M. Yanmaz), İstanbul
1958.
Mesûdî, et-Tenbîh ve’l-işrâf, (nşr. M. J. de Goeje), Beyrut
ts.
Minorsky, V., “Mardin”, İA, VII, 317-322.
Mor İgnatiyos I. Afrem, Tur Abdin Tarihi, Çev. V. Kelat,
İsveç 1996
Morony, M. O., Iraq after the Muslim Conquest, Princeton
1984.
Oğuzoğlu, Y., “Hasankeyf”, DİA, XVI, 364-367.
Orly, S., “Hısn Keyfa”, EI2, III, 506.
Ostrogorsky, G., Bizans Devleti Tarihi, (Türkçe trc. F.
Işıltan), Ankara 1986.
Önkal, A., “Bekir b. Vâil(Benî Bekir b. Vâil)”, İA, V, 362-
363.
Palmer, A., Monk and Mason on the Tigris Frontier: The
Early Histıry of Tur Abdin, London 1990.
------------., “Kartmin (Mor Gabriel) Manastırı’nın 1600
Yıllık Öyküsü”, Ed. Hans Hollerweger, Turabdin (Canlı Kültür
Mirası, İsa Mesih Dilinin Konuşulduğu Yer), Freund des Tur
Abdin 1999, s. 47-117.
Procopius, Buildings, VII, (Grekçe metin ve Ing. trc. H. B.
Dewing, Loeb Classical Library), London 2002.
Tarih-Coğrafya
137
Ritter, H., Tûrôyo Die Volkssprache der Syrischen Christen
des Tûr ‘Abdin, I, Beyrut 1967.
Segal, J. B., Edessa Edessa(Urfa) Kutsal Şehir, (Türkçe trc.
A. Arslan), İstanbul 2002.
Severius Yakub, Tarihu’l-Kiniseti’s-Süryâniyyeti’l-Antakya,
I-II, Beyrut 1957.
Sevim, A., “Artukoğlu Sökmen’in Siyasi Faaliyetleri”,
Belleten, XXVI/103 (1962).
------------., “Artuk-Oğlu İlgazi”, Belleten, XXVI/104
(1962),
------------., “Diyarbekir Bölgesinin Büyük Selçuklu
İmparatorluğuna Katılması”, Atatürk Konferansları, V, 1971-1972,
Ankara 1975.
Schachermeyr, F., “Mygdone/Mygdonia”, RE, XV/1, 1115.
Schleifer, J., “Bakr b. Vâil”, İA, II, 454-458.
Sıbt İbnü’l-Cevzi, Mir’âtü’z-zamân fî târîhi’l-a’yân, (nşr. A.
Sevim), (Selçuklular ile ilgili kısımları), Ankara 1968.
Sobernheım, M., “Hamdanîler”, İA, 179-182.
Sözen, A. N., Diyarbakır Havzası, Ankara 1967.
Strange, G. L., The Lands of Eastern Caliphate, London
1966.
Strabon, Geography, XI,12,4, vd. (H. L. Jones, The
Geography of Strabo, Cambridge, Mass.: Harvard University
Press; London: William Heinemann, 1924)
Streck, M., “Tûr Abdîn”, İA, XII/II, 97-104.
Spuler, B., İran Moğolları Siyaset, İdare ve Kültür İlhanlılar
Devri, 1220-1350, (Türkçe trc. C. Köprülü), Ankara 1987.
Sümer, F., Selçuklular Devrinde Doğu Anadolu’da Türk
Beylikleri, Ankara 1990.
-----------., Kara Koyunlular, I, Ankara 1984.
Makalelerle Mardin
138
Süryani Mihail, Süryani Mihail Vekayinamesi, II,
(yayınlanmamış Türkçe trc. H. Andreasyan) (TTK, kitaplığı).
Şahidi, I., Byzantium and the Arabs ın the Sixth Century, I/I,
Cambridge 1998.
Şerefhan Bitlisi, Şerefname, (Türkçe trc. M. E. Bozarslan),
İstanbul 1990.
Şeşen, R., Selahaddin Devrinde Eyyubiler Devleti, İstanbul
1983.
-----------., “İmad al-Din al-Katib el-İsfahâni’nin
Eserlerindeki Anadolu Tarihiyle İlgili Bahisler”, SAD, III, (1971).
------------., Müslümanlarda Tari ve Coğrafya Yazıcılığı,
İstanbul 1998.
------------., “el-Cezire”, DİA, VII,
Şümeysani, H., Medinetü Mardin, Beyrut 1987.
Taberî, Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk, (nşr. M. Ebü’l-Fazl), I-X,
Kahire 1960-70.
Tufantoz, A., Mervanoğulları (380-478/990-1085), MÜTAE,
İstanbul 1994, (Basılmamış Doktora Tezi).
Turan, O., Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, İstanbul
1980.
Urfalı Mateos, Urfalı Mateos Vekayinamesi (952-1136) ve
Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), (Türkçe trc. H. D.
Andreasyan), Ankara 1987.
Vâkıdî, Fütûhü’l-Cezire ve’l-Hâbûr ve Diyâr-ı Bekr ve’l-
Irak, (nşr. A. F. Harfûş), Dımaşk 1996.
Vath, G., Die Geschichte der Artugıdishchen Fürstentümer
in Syrien und der Gaziral Furatiya (496-812/1102-1409), Berlin
1987.
Woods, John E., 300 Yıllık Türk İmparatorluğu
Akkoyunlular, Çev. S. Özbudun, İstanbul 1993
Yâkût el-Hamevî, Mu’cemü’l-büldân, I-V, Beyrut 1996.
Tarih-Coğrafya
139
Yinanç, M. H., “Diyarbekir” (tarih), İA, III, 605-626.
Yücel, T., Türkiye Coğrafyası, Ankara 1987.
Zengin, B., Hasankeyf Tarihi ve Tarihi Eserleri, İstanbul

 

 

 


Free Web Hosting