MİDYAT VE ÇEVRESİNDE TÜRK HAKİMİYETİNİN TESİSİ∗
Kenan Ziya TAŞ*

Bugün Mardin iline bağlı bir ilçe merkezi olan Midyat coğrafi mekan
olarak, Türkiye hudutları içinde kalan kısmı itibarı ile Güney Doğu Anadolu
olarak isimlendirilen bölgede yer almaktadır. Bu bölgede Mardin-Midyat
eşiği denilen ve üzerinde bir çok tepelerin bulunduğu yüksek plato, batıda
Diyarbakır’ın güneybatısındaki Karacadağ’dan, güneydoğuda Dicle
kenarında Cizre’ye kadar devam eder. Bu plato aynı zamanda Arap
kaynaklarında el-Cezire veya Beynennehreyn (iki nehir arası), batı
kaynaklarında Yukarı Mezopotamya denilen bölgenin su bölümü hattını
teşkil eder. Platonun Mardin’in doğusunda kalan, hemen hemen kalkerden
ve yer yer bazalt yığınlardan mürekkeb olan kısmı Cebel-i Tur veya Tur
Abdin diye meşhurdur. Tur Abdin bölgesinin en önemli ve en büyük şehri,
bu havalinin merkezi kabul edilen Midyat’tır.1 Tur Abdin’in kelime anlamı
∗ Prof. Dr. Kenan Ziya TAŞ Balıkesir Üniversitesi Tarih Bölümü” Geçmişten
Günümüze Midyat Sempozyumu “19,21 Haziran 2003.
* Dicle Üniversitesi Ziya Göklalp Eğitim Fakültesi
Makalelerle Mardin
258
itibariyle ibadet edenlerin dağı/diyarı demektir. Midyat ve çevresinde çok
sayıda tesadüf edilen mağaraların ibadet yeri olarak kullanıldığı ve
dolayısıyla bu şekilde adlandırılmış olabileceği ifade edilmektedir.
Farsça, Arapça ve Süryanice karışımından oluşan ve ayna anlamına
gelen veya Asur tabletlerinde görülen ve mağara kenti demek olan Matiate
adının Midyat olabileceği belirtilmiştir. Yine Asur tabletlerinde MÖ 879’da
“Matiate’yi ve köylerini buyruğumun altına soktum, bol ganimet alıp onları
vergiye ve haraca bağladım.” şeklinde geçen ifadeden zikredilen dönemde
büyük bir yerleşim yeri ve merkezi olduğu anlaşılmaktadır. 1 Midyat’ın
Kumuk Türkleri tarfından kurulan bir şehir olduğu da ifade edilmiştir.2
Ancak daha sonraya ait tarihi kayıtlar durumu yeterince
belirginleştirmemekte ve bilgiler çok sonralara sarkmaktadır. Midyat,
Ortaçağlarda Hasankeyf ile Mardin arasında Tur Abdin diye zikrettiğimiz
bölge içinde tarihteki yerini almıştır. Daha sonraları ise 16. yüzyıl arşiv
kayıtlarından Tahrir Defterlerin’de Hasankeyf Sancağının Tur nahiyesine
bağlı bir numaralı köydür.3 Kâmûsu’l-A’lâm ile Memâlik-i Osmaniye’nin
Tarih ve Coğrafya Lügati’nde Diyarbekir vilayetinin Mardin Sancağına bağlı
1 Nejat Göyünç, XVI.Yüzyılda Mardin Sancağı, Ankara, 1991, s.1.
1 midyat.net/tarih/tarih.asp; midyat.2001.8m.com.
2 “Tarihten çok evvelki zamanlarda Diyarbekir taraflarında yaşayan Eti kollarına
Komuk Türkleri, yaşadıkları yerlere de Komuk elleri derlerdi. Bu ellerde
yaşayan Komukların parlak bir medeniyeti vardı ki bugün bu medeniyete Komuk
medeniyeti denmektedir. Komuk eli Şimalden Dicle’nin yukarı kıyılarını ve
bütün Diyarbekir vilayetini kaplar, Şarktan Fırat’ı geçerek Maraş yanlarına varır.
Cenuptan Veranşehir ve Derik şehirlerinden daha aşağı iner. Garpte Batman
çayını aşardı. Komuklar, ülkeleri içersinde bir çok şehirler kurmuşlardı. Derik,
Midyat, Nusaybin kurulan bu şehirlerin belli olanlarındandır.” Bedri Günkut,
Diyarbekir Tarihi, Diyarbekir, 1937, Diyarbekir Halkevi neşriyatı, s.31-32.
3 M.Salih Erpolat, XVI.Yüzyılda Diyarbekir Beylerbeyliği’ndeki Yer İsimleri,
Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktara Tezi, Konya, 1999, s.532,
537.
Tarih-Coğrafya
259
olarak gösterilen Midyat, 1810’de kaza olmuş, 1890’da da Belediye
Teşkilatı oluşturulmuştur.1
Anlaşılacağı üzere 19. yüzyıldan itibaren büyüyüp gelişen Midyatı’ın
Türklerin, bölgede hakim olmaya başladıkları 11. yüzyıldaki durumu
farklıdır. Midyat ve çevresinde Türk hakimiyetinin kurulmasını ele alırken,
yukarıda da ifade edildiği üzere belli bir merkezden ziyade bir bölge adı olan
Tur Abdin’in maruz kaldığı tarihi olaylar zincrinde incelemek gerektir. Bu
noktada da karşımıza Mardin ve Hasankeyf merkezli tarihi gelişmeler çıkar.
Biz de tabii olarak adı geçen yerlerdeki gelişmelerden yola çıkarak Midyat
ve çevresinin Türklerin eline nasıl geçtiğini izah etmeye çalışacağız.
Bölgenin Miladın ilk asırlarında Sasanilerle Bizanslılar arasında
yoğun bir mücadele sahası içinde olduğu bilinmektedir. Başlangıçta
Sasanilerin elinde olan Midyat ve çevresi, MS. 363’te Bizanslıların eline
geçecek ve bir daha Sasanilere geri dönmeyecektir. Bölgede Hıristiyan
varlığının ve kültürününün önemli göstergesi olan kiliselerin varlığı ve
çokluğu bunun delilidir. Ayrıca hıristiyanlığın bir kolu olan Süryanilerin
merkezi konumuna gelmesi bu durumu teyid etmektedir. Ancak İslamiyetin
zuhuru ve yayılmaya başlaması ile bölge İslamın nüfûz sahası içine girmiş
ve Hz. Ömer zamanında İyad b. Ganem komutasında ve sahabeden Halid bi
Velid, Muaz b. Cebel ve Said b. Zeyd’in de içinde bulunduğu islam orduları
tarafından fethedilmiştir.2 Emevi ve Abbasiler dönemlerinde islam devletinin
bir parçası haline gelmekle beraber Abbasilerin son zamanlarında iyice
belirginlik kazanan merkezi otorite zaafı, burada da kendini göstermiştir.
Bölge önce Halep ve Musul’un merkez olduğu Hamdanoğullarının (906-990)
daha sonra Meyyafarikin (Silvan) ve Diyarbekir’in merkez olduğu
Mervanilerin (990-1096) hakimiyetinde kalmıştır.3
1 Ali Cevad, Memalik-i Osmaniyenin Tarih ve Coğrafya Lügatı, Dersaadet, 1313,
s.747-748; Şemseddin Sami, Kâmûsu’l-A’lâm, İstanbu, 1316, s.4244.
2 Burhan Zengin, Hasankeyf Tarihi ve Tarihi Eserleri, Ankara, 1994, s.22-23;
Abdulgani Efendi (Abdulgani Fahri Bulduk), Mardin Tarihi, (Yayına Haz.
Burahan Zengin), Ankara, 1999, s.6
3 İbnü’l-Ezrak, Tarih-i Meyyafarikîn ve Amid, (Nşr. Carol Hillenbrand), İstanbul,
1990 Aynı eserin Türkçe tercümesi, İbnü’l-Ezrak, Mervani Kürt Tarihi, (Trc. M.
Makalelerle Mardin
260
Tuğrul Bey, Dandanakan savaşından (1040) sonra kuruluşu
tamamlanan Selçuklu Devleti’nin, Batı’daki fetihlerini gerçekleştirmek
amacıyla kardeşi Azerbaycan hakimi (genel valisi) İbrahim Yınal’ı başkent
Rey’den bizzat görevlendirdi. İbrahim Yınal’a bağlı kuvvetler,
Azerbaycan’a gitmekte olan diğer kalabalık Türkmen topluluklarıyla
birleşerek güney-batı istikametine yöneldiler. Bu kalabalık Türkmen zümresi,
Buhtan ırmağı taraflarındaki sarp ve yüksek dağları geçip, Erzen ve Batman
sularını besleyen dağlık yörelerde yağma ve akınlar düzenlendi. Bazı
Türkmen gurupları ise Diyarbakır, Silvan, Erzen ve Mardin havalisinde
harekatta bulunarak hakimiyet kurdular. Cizre yöresinde de akınlara giriştiler.
Bunun üzerine buraların hakimi olup Selçukluların vasalı (tâbi-bağlı)
konumuna düşmüş olan Mervanlı emiri Nasrüddevle gelişmeleri Sultan
Tuğrul’a bildirerek şikayetçi oldu. Sultan Tuğrul ise cevaben, “Kullarımdan
(tâbilerimden ) bazı zümrelerin (Türkmenlerin) senin memleketlerine girip
bir takım yağma ve akınlarda bulunduklarını haber aldım. Sen bizim uc
emirimizsin, onlara para, mal vs. gibi istedikleri şeyleri vermelisin. Böylece
küffarla (Bizans) mücadelede onlardan faydalanabilirsin” dedikten başka
ona Türkmenlerin Diyarbakır ve yörelerinden çekilmelerini sağlayacağı
konusunda söz verdi. Tuğrul Bey, Türkmenlere ulaklar göndererek, islâm
memleketlerine akınlar yapmamalarını, Azerbaycan’a dönüp bu ülkede
yaylak ve kışlaklar kurduktan sonra Selçuklu emir ve kumandanlarıyla
birlikte Bizans’a karşı gazaya girişmelerini bildirdi. Bunun üzerine
Oğuzoğlu Mansur, Göktaş, Anasıoğlu, Boğa gibi bir çok Türkmen beyleri,
beraberlerindeki Türkmenlerle birlikte bu yöreden ayrılarak daha kuzeye
Bizans’a yöneldiler.1
Esasen Selçuklu Sultanı Tuğru Bey zamanında Anadolu’da girişilen
fetih hareketleri, düzenli ve kalıcı olmayıp daha sonrakilere zemin hazırlayan
bir nitelik taşıyordu. Daha ziyade ırmak boylarında hareketler Ertuğrul
Bey’in saltanatının sonunda Kızılırmak’a kadar dayanmıştı.
Emin Bozarslan), İstanbul, 1977; Ebu Bekir Tahrani, Tarih-i Diyarbekriyye, (Nşr,
Necati Lugal ve Faruk Sümer), Ankara, 1962-1964 Aynı eserin Türkçe tercümesi,
Ebu Bekr-i Tihrani, Kitab-ı Diyarbekriyya, (Çev. Mehmet Demirdağ), İstanbul,
1999.
1 Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi, Ankara , 1992, s.24-38.
Tarih-Coğrafya
261
Daha sonra tahta geçen Sultan Alparslan ile Anadolu’nun fethi ve
plânlı olarak ele alınacak ve konumuz olan Midyat ve çevresi de bu
faaliyetlerden nasibini alacaktır. Başında bizzat Sultan Alparslan’ın
bulunduğu ordu ile Doğu Anadolu’nun fethi büyük ölçüde tamamlandı
(1064). Akabinde diğer Selçuklu kumandanlarının başında bulunduğu
kuvvetler güneye el-Cezire bölgesine yöneldiler.1
Türk tarihinin dönüm noktalarından 1071 tarihine gelindiğinde ise
Malazgirt Savaşı öncesi, asıl hedefi Mısır olmak üzere yola çıkan Sultan
Alparslan, Bizans tahtına yeni çıkmış ve Türklerin Anadolu’daki
faalliyetlerini durdurmak üzere büyük bir ordu ile geniş çaplı bir harekete
başlamış olan Romanos Diogenes’in teşebbüsünü önlemek üzere, Mısır’a
yönelmekten vazgeçip Anadolu’ya yöneldi. Malazgirt Savaşı’nın Sultan
Alparslan tarafından kazanılmasından sonra yapılan barış şartlarını yerine
getirmeyen Bizans’a karşı Anadolu’da tam bir fetih hareketi başladı.
Türkistan, Maveraünenhir ve Horasan’dan bütün islâm ülkelerine ve
özellikle küffar diyarı sayılan Anadolu’ya dalgalar halinde Türk göçleri
yapıldı. İslâm kaynaklarından başka, çeşitli Bizans, Gürcü ve Ermeni
vekayinameleri bu Türk göçlerinin nasıl sürekli ve çok büyük ölçüde
yapılmış olduğunu özellikle ifade etmişlerdir. Artık Anadolu’ya yapılan bu
göçler, Malazgirt zaferinden önceki devirlerde olduğu gibi istila ve yağma
hareketleri şeklinde değil bir yerleşme ve yurt tutma amacıyla yapılmıştır.
Böylece Anadolu’nun başta Rumlar olmak üzere Ermeni ve Gürcü nüfusu,
Türk nüfus yoğunluğu karşısında çok azınlıkta kalmıştır.2
Malazgirt zaferini müteakip Doğu Anadolu’da Erzurum merkez
olmak üzere, Saltuklular (1072-1202), Kuzey Doğu Anadolu’da Erzincan ve
Kemah’ta Mengücükler (1080-1228), Orta Anadolu’da Sivas merkez olmak
üzere Danişmendliler (1080-1178), Bitlis ve Erzen’de Demleçoğulları
(1084-1393), Vangölü havzasında Sökmenliler (Ahlatşahlar) (1084-1207),
Diyarbakır’da Yınaloğulları (1098-1183), Harput’ta Çubukoğulları (1085-
1113) ve Hasankeyf, Mardin merkez olmak üzere Güneydoğu Anadolu’da
1 Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi, s.42-43.
2 Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi, s.76.
MakalelerleMardin
262
Artuklular (1162-1409) gibi Türk devletleri kurulmuş ve bu devletler
Anadolu’nun bir Türk yurdu haline gelmesinde önemli tarihi rollerini
oynamışlardır.1
Midyat ve çevresinde Türk hakimiyetinin kurulması sırasında
meydana gelen tarihi olayların içersine yukarıda zikrettiğimiz bu
beyliklerden bir çoğu rol oynamasına rağmen asıl odak noktasını en başta
belirttiğimiz üzere Artukoğulları teşkil edecektir. Şimdi Artuk oğullarının
siyasi tarihinin teferruatına girmeden özellikle yöreyi ilgilendiren
gelişmelere genel hatlarıyla bir göz atacak olursak özetle şunları ifade
edebiliriz.
Büyük Selçulu Devleti, Sultan Melikşah devrinde Midyat’ın da yer
aldığı Güneydoğu Anadolu’nun idari ve siyasi durumu şu şekildeydi.
11.yüzyılda Diyarbakır ve Ahlat olmak üzere iki bölüme ayrılan bölge,
müslüman bir emirlik olan Selçukluların vasalı Mervanoğullarının
hakimiyetindeydi. Diyarbakır bölümü, Amid (Diyarbakır şehri), Silvan
(Meyyafarıkin), Erzen ve Mardin) kentleriyle; Siirt, Duneysir (Koçhisar,
Koçar köyü, Kızıltepe), Hasankeyf (Hısn-ı keyfa), gibi kentleriyle bunlara
bağlı ilçe ve kaleleri içine alıyordu.2
Melikşah, vasallar arasında ortaya çıkabilecek çekişmeleri ve
doğuracağı huzursuzluğu göz önüne alarak, bölgeyi doğrudan merkezi
idareye bağlamaya karar verdi. Bu iş için daha önce Bağdat’ta vezirlik
makamında iken anlaşmazlık sebebiyle Bağdat’tan ayrılıp kendisine sığınan
Cüheyroğlu Fahrüddevle’yi görevlendirdi. İçlerinde Artuk Bey’in de
bulunduğu pek çok Türkmeni de ona yardımcı tayin etti. Bu faaliyetler
çerçevesinde zikrettiğimiz bölge ve buradaki şehir ve kaleler ele geçirilerek
doğrudan İsfehan’a, Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlandı. Eyalet genel
valiliğine de Fahrüddevle tayin edildi. Ancak bu gelişmler esnasında
Fahrüddevle ile Artuk arasında önemli anlaşmazlıklar yaşandı.
1 Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi, s.75.
2 Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi, s.99.
Tarih-Coğrafya
263
Fahrüddevle’nin Artuk’u Sultan Melikşah’a şikayet etmesi üzerine Artuk
Bey yöreden ayrıldı.1
Diyarbakır’dan ayrılan Artuk, Suriye’ye gitti. Suriye ise Melikşah’ın
kardeşi, Tutuş’a bağlı idi. Tutuş, Artuk Bey’i kendi saltanat mücadelesinde
kullanmıştır. Bu esnada kısa bir süre de olsa Kudüs’de hakim olmuş ancak
ömrü vefa etmemiş, 1091 yılında ölmüş ve Süleyman mabedine giden yol
üzerinde defnolunmuştur.2
Artuk’un pek çok oğlundan tarihen ön plâna çıkan ikisi Sokman ve
İlgazi babalarının yerine Filistin’deki hakimiyetlerini bir müddet daha
sürdürdüler. Nihayet buralar 1098’de Fatımilerin eline geçince, Sokman
kendisine ait Suruc’a, İlgazi de Bağdat’a giderek Selçukluların şıhneliği
(askeri vali) olarak atandı. Selçuklu Devleti’nde hanedan mensupları
arasında taht mücadelesi devam ederken, vasallar da birbirleriyle nüfuz
mücadelesine girişmişlerdi. Bu şartlar altında başlayan I.Haçlı Seferi
muvaffak olmuş; Kudüs, Antakya ve Urfa’da Haçlı krallıkları veya
kontluklar kurmuşlardı.
Sokman bu sırada vukubulan bazı hadiseler sırasında Hasankeyf’e
(Hısn-ı keyfa) yerleşmek ve devlet kurmak fırsatını buldu (1101).
Artukoğulları böylece babalarının hakkı olduğunu iddia ettikleri Diyarbekir
bölgesinde ilk devlet veya beyliklerini kurmuş bulunuyorlardı.3 1101-1231
Yılları arasında yaşayan bir devletin bu koluna kurucusunun adına nisbetle,
Sokmaniye (Sokmanlılar) veya kurulduğu yere nisbetle Hısn-ı keyfa
(Hasankeyf) Artukluları adı verilmektedir.
Artuk’un diğer oğlu Necmeddin İlgazi, Bağdat valiliğinden
azledilince o da karışıklıkların ortaya çıkardığı gelişmelerden istifade ederek,
Artukluların Hısn-ı keyfa kolunun elinde bulunan, Mardin’i ele geçirdi.
Böylece kurucusunun adına izafeten İlgazililer ve kurulduğu yere nisbetle,
1 Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi, s.99-108.
2 Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, İstanbul, 1973, s.135-136.
3 Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, s.143.
Makalelerle Mardin
264
Mardin Artukluları denilen Selçuklu Devleti’nin en uzun ömürlü teşekkülü
olan (1108-1409) devlet kurulmuş oldu. 1
Artukluların diğer bir kolu da Artuk’un torunu, Belek b. Behram
tarafından kurulan Harput Artukluları (1112-11124 ve 1185-1233) ise diğer
kollarla beraber siyasi faaliyetler açısından bölge tarihinde önemli yer
tutmakla beraber, daha kuzeyde kalmak itibariyle Midyat ve çevresi için
ikinci derecede yer alır.
Görüleceği üzere Artuklular daha başlangıçta ayrı devletler veya
beylikler şeklinde kurulmuşlar, hiç bir zaman da tek bir devlet olarak
birleşememişlerdi. Hatta bunlar arasında Haçlılara karşı cihadı ile meşhur
olmuş ve İslâm dünyasında hayranlık yaratmış İlgazi ve Belek gibi büyük
mücahid ve kahramanlar bütün Artukluları kendi otoriteleri altında toplamış
iseler de devletin bünyesinde hukuki bir birlik vücuda getirmemişler,
mevcud feodal beyliklere dokunmamışlardı. Esasen eski Türk hukukuna
(türe-töre) göre devlet hanedanın müşterek malı kabul edeildiğinden ülke
toprakları hanedan mendupları arasında hakimiyet sahalarına taksim
ediliyordu. Artuklular da bu durumu aynen kabul edip uygulamışlardır. Bu
sebeple ülke topraklarına dahil Meyyafarıkin (Silvan), Hani, Maden, Birecik,
Suruc, Dârâ gibi şehiler bir takım şehzade ve beylerin elinde bulunuyordu.
Mardin ve Hısn-ı keyfa gibi iki Artuklu devleti kan bağı ile bağlı olmalarına
rağmen müşterek tehlikeler karşısında bazen aynı siyaseti takip etmişlerse de
aralarında rekabet ve mücadele her zaman sürmüş ve diğer büyük komşu
devletlerin siyasetlerine bağlı olarak çoğu kere birbirleri ile ihtilaflı
olmuşlardır.2
Artuklu hükümdarlarının iyi idareleri, halka hizmet ve adaletleri
üzerinde Müslüman ve Hıristiyan kaynaklar müttefiktir. Hatta haçlılara karşı
büyük birer mücahid kabul edilen İlgazi ve Belek hakkında bile yerli
hıristiyanlar aynı medhiyeleri dizerler. Onların kendilerini himaye
ettiklerinden bahsederler. Uyguladıkları siyasetle diğer Artuklu
hükümdarları da memleket halkını memnun etmiş bu durum diğer
1 Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, s.145-146.
2 OsmanTuran, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, s. 200-201.
Tarih-Coğrafya
265
devletlerin de dikkatini çekmiştir. Özellikle iskana ait şu siyasi tavır çok
dikkat çekicidir: Türkiye Selçukluları ve Danişmendliler gibi Artuklular da
hıristiyan halkları düşman ülkelerinden sürüp kendi memleketlerine
yerleştirmişlerdir. Lâkin bu tehcirler, halka zulüm maksadı ile değil düşmana
zarar vermek ve kendi memleketlerinde üretimi yani sanayi ve ticareti
canlandırmak maksadı ile yapılmıştır. Nitekim Hısn-ı Keyfa Artuklu
hükümdarı Kara Aslan böyle bir tehcir münasebetiyle, “Biz bu
götürdüğümüz insanları esir edecek değiliz. Bunları köylere naklediyoruz
Oralarda çiftliklerde bizim için çalışacaklardır.” derken üretim yapacaklarını
ve vergi ödeyeceklerini ifade ediyor; diğer Anadolu hükümdarları gibi bu
hadisenin iktisadi gayesini ve düşmana mukabele etiğini meydana
koyuyordu.1
1 Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, s.203, 205.

MARDİN

Free Web Hosting