ALİ RIZA BERKEM


23 Eylül 1324(1908)’de İzmir’in Seferhisar ilçesinde dünyaya gelmiştir.Babası Tahsildar Mustafa Efendi,annesi Emine Hanımdır..Ali Rıza Berkem ilkokul öğrenimini Seferhisar Zükûr mektebi iptidaisinde (erkek ilkokulu), orta ve lise öğrenimini de İzmir Erkek Lisesi (şimdiki Atatürk Lisesinde) yapmıştır.O dönemlerde ortaokul ve lise eğitimi için İzmir’e gitmek gerekiyormuş.1935 yılına kadar Seferhisar’da liseye devam etmiş tek çocuk,Tahsildar Mustafa Efendi’nin oğlu Ali Rıza Efendi olmuş. (Hocamız ilk ve tek olmaya daha o dönemlerde başlamış.)



Hocamız ilk haftalar hafta sonları evci olarak çıkarken daha sonraları hafta sonlarını okulda geçirmeye karar verir.Sebebi ise işlediği bir suçtan ötürü utanmasından kaynaklanıyormuş...

“Evci olarak gittiğim halamın evinde misafir odasındaki büfenin üzerinde Mustafa Kemal Paşa’nın subay kıyafetli bir fotoğrafı duruyordu. Nasıl olduğunu şu an anlatmaya imkan olmayan bir içgüdü ve çocukluğun etkisiyle fotoğrafı aldım. Bir ara halamın, “Çocuklar büfenin üzerindeki Paşa’nın fotoğrafını göreniniz var mı?” seslenişi beni korkuyla karışık bir heyecana kaptırdı.Şu anda bile olayı hatırlayınca soğuk ter döküyorum.Halam herhalde o sıradaki durumumdan ve evde yabancı olarak bir ben olduğumdan, fotoğrafı benim aldığımı anlamış olacak ki, fazla üstelemedi. Bende fotoğrafı yerine koymaktan çekindim ve ertesi gün okula döndüm.Utancımdan, bir daha halama evci olarak çıkmadım ve altı yıl lisede yatılı öğrenci olarak kaldım. Gazi Mustafa Kemal’in fotoğrafını çalmak (!) suretiyle bir hırsızlık yapmıştım.

Hocamız; M.Kemal ile bir başka anısını şöyle anlatıyor:

“1926 yılında henüz lise 1.sınıf öğrencisi iken derslerin bittiği ama henüz etütlerin başlamadığı bir sırada, müdür odasının hemen karşısında olan bizim sınıfın kapısında bir kaynaşma oldu ve içeriye birkaç kişi ile birlikte Gazi M.Kemal Paşanın girdiğini gördük ve ayağa kalktık. Paşa “Günaydın Çocuklar” diyerek bizleri selamladı. Gazi Paşa sınıfa göz gezdirirken tahtaya yazılı bir yazıya gözleri takıldı. Yazı şu idi:“Dans la nature rien ne se perd,rien ne se cre’e.”Fransız olan hocamızdan bu sözün Lavaisler’ye ait olduğunu öğrenmiştik. Gazi Paşa ön sırada ben oturduğum için bana tahtadaki yazıyı okutup Türkçe’ye çevirmemi emretti.Ben de yazıyı yüksek sesle okudum ve “Tabiatta ne bir şey kaybolur ne de yoktan var olur.”Diye karşılığını söyledim. Gazi Paşa kimin tarafından söylendiğini sordu ben de Lavaiser cevabını verdim.

Gazi Paşa “Kimya zamanımızda da çok önemlidir,ama gelecekte kişi ve toplum hayatında çok daha önemli bir yer alacağına şüpheler yoktur.Bu itibar ile kimyacılara ilerde büyük görevler düşecektir. Buna göre Kimya dersine çok önem verip çalışmalısınız.”deyip sınıftan ayrıldılar.Gazi Paşa bu sözleri söylediğinde karşısındaki öğrencinin geleceğin büyük kimyacılarından olacağını, üzerine düşen görevleri ne titizlikle yerine getirebileceğini nereden bilebilirdi?



Hocamız 1928 yılında liseyi birincilikle bitirir ve öğretmenler kurulu tarafından Milli Eğitim Bakanlığınca Avrupa’ya öğrenimine gönderilmek üzere sınava aday gösterilir ve sınavı kazanır. “İlerde yeni kurulacak İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültelerinin kurucu öğretim elemanları arasında yer alacak olan gençler,göreve hazırlanmak üzere 1928 yılı Eylül ayı içinde Brazil vapuruyla Fransa’ya gitmek üzere uğurlandık.Benimle birlikte Montpellier’ye gidecek olan arkadaşlar Feyza Gürsan ve Lütfü Biran’dı.Onlar matematik lisansı ben ise Fizik ve Kimya lisansı yapacaktım.”Hocamız 1 yıl Montpellier lisesi son sınıfta okur ve okulun iftihar listesine (Tableau d’Honeur) yazılır.1929’da üniversiteye yazılır ve üç yıl süren üniversite öğrenimi sonunda “Fizik bilimleri öğretim lisans diploması” ile “Kimya yüksek mühendisliği diploması” alır. 

Kimya mühendisliği diplomasını pek iyi derece ile ve birincilikle bitirdiği için o yıl ihtisas edilmiş olan Coulouma ödülünü kazanarak üniversite Laureat’sı olur.Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan programa göre üniversitede birinci yıl Mathemotiques Generales ikinci yıl Chimie Generale ve üçüncü yıl ise Physique Generale sertifikaların alıp Fizik-Kimya öğretim lisansı Diploması olması gerekirken bu sertifikalar dışında Chimie Physique sertifikalarıyla ayrıca Kimya Mühedisliği Diplomasını pek iyi dereceyle birincilikle kazanmış ve Couluomo ödülünü almıştır.



Hocamız başarısını sebebini sorumluluk duygusuna bağlıyor.“Öğrencilik hayatımda fevkalâde bir çalışma temposu içinde idim.Devlet fedakarlık yaparak beni yabancı ülkeye eğitime gönderdi.Bana bir program verilmişti ve bu programı tamamlamakla yükümlüydüm.İşte üniversite hayatımda devamlı çalıştım ve başarılı da oldum.Bütün bu başarılarım İzmir Erkek Lisesindeki eğitimime dayanıyordu,hiç şüphesiz.”

TBMM 31 Mayıs 1932’de Darülfünun’un kapatılmasına karar verir.Yeni üniversitenin kadrosunun belirlenmesi için prof Malche başkanlığında prof.Dr Kerim Erim,ME Bakanlığı müsteşarları Avni Başma,Rüştü Uzal,müfettiş Osman Horasan’dan oluşan bir komisyon ilk olarak yeni üniversitenin rektörünün dört fakültenin dekanını ve 3 yüksek okulun müdürlerini belirlemişti.İşin en zor bölümü öğretim elemanlarının belirlenmesiydi ve kadronun 3 kaynaktan sağlanması uygun görüldü.İlk kaynak olarakDarülfünun kadrosundan değişime ayak uyduracak ve benimseyecek bir bölümün yeni üniversiteye aktarılacaktı.Seçkin öğretim üyelerinin davet edildiği Avrupa üniversiteleri ise ikinci kaynağı oluşturuyordu.Sorunun çözümünde yararlanılacak olan üçüncü kaynak ise böylesi bir reformu çok önceleri düşünen M.Kemal’in önerisi ile başarılı Lise öğrencileri arasından seçilerek Avrupa’ya gönderilerek orada öğrenimini tamamlayarak geri dönenler oluşturuyordu.Bu amaçla Avrupa’ya gönderilenlerin arasında bulunan Ali Rıza Berkem aynı kaderi paylaştığı Cahit Arf,Selahattin Eyüboğlu,Takiyettin Menguşoğlu gibi pek çok arkadaşı ile 1933 üniversite reformu çekirdek kadrosunda yer almıştır.Hocamız “Hocalığın emekliliği olmaz,Hocalıkta başlama tarihi vardır ve bu benim için 15 Ağustos 1932’dir sonunu Allah bilir.”diyor.İşte hocamızın uzun öğretmenlik hayatının kısa bir özeti.

“15 Ağustos 1932 tarihinde yurda döndüm ve mezun olduğum İzmir Erkek Lisesi (şimdiki Atatürk Lisesi) fizik öğretmenliğine atandım.1933 Üniversite reformunda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik-Kimya Profesör Muavinliğine tayin edildim ve 1 Eylül 1933 Tarihinde yeni kurulan İstanbul Üniversitesinde göreve başladım. 1934-1936 yılları arasında Fizikokimya kürsüsünü idare ettim.1936 yılında bilimsel incelemelerde bulunmak üzere Montpellier Üniversitesine gittim ve 1938 yılında contreibution’a l’Etude Des Tungstates adlı tezimle Tres Honorable derece ile Fizik bilimleri devlet doktorası Diploması aldım.1 Eylül 1939’da yurda döndüm ve fizikokimya kürsüsünün başına geçtim.28 Şubat 1942’de büyük bir yangın neticesinde Fen Fakültesi Zeynep Hanım konağı içindeki bütün eşya ile yanmıştı.Bu binada bulunan fizikokimya kürsüsü herşeyiyle birlikte kül olmuştu.Bu yangında 1922 yılında halamın evinden çaldığım(!) Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın daima çalışma masamın üzerinde bulundurduğum fotoğrafı ve diplomalarım,ders notlarım,kitaplarım ve araştırmalarım yanmıştı.Beni en fazla üzen fotoğraf ve araştırmalarımın yanmasıydı.Bu yanında öğrenci labaratuvarları da yandı.Ben büyük bir çaba göstererek kısa bir sürede Fizikokimya labaratuvarlarını yeni baştan kurdum böylece öğrencilerin yıl kaybetmesini önlemiş oldum.1953 yılında fizikokimya kürsüsü profesörlüğüne atandım.1955-1956 yılları arasında A.B. Devletleri Oregon üniversitesinde Misafir Profesör olarak bulundum.1956 yılında “Oak Ridge Of Nukleer Studies” enstitüsünde radyoizotop tekniği üzerine ihtisas yaptım.1962-1964 ve 1964-1966 yıllarında 2 dönem Fen Fakültesi Dekanlığına seçildim.Dekanlığım sırasında Fakültenin gelişmesine büyük çaba harcadım ve Veznecilerde Biyoloji binası ile Dershaneler bloğunun yapılmasını sağladım.

1964 yılında kurulan Kimya Yüksekokulu Müdürlüğüne seçildim.20 Kasım 1967 tarihinde kurulan Kimya Fakültesine geçtim ve bu fakültenin 1967-1969,1969-1971 ve 1973-1975 tarihleri arasında 3 dönem dekanlığını yaptım.1957 yılından itibaren emekli olduğum 1978 yılına kadar devamlı olarak İstanbul Üniversitesi seneto ve 1962 yılından itibaren de aynı dönemde Üniversiteler arası üyeliğinde bulundum.

Elektrokimya ve Atomistik çekirdek kimyası kürsü başkanı iken,1750 sayılı üniversiteler kanununa göre sürem sona erdiği için 6 Ekim 1978 tarihinde 46 yıl ve iki ay fiili hizmetten sonra kürsüden ayrıldım.1963-1987 yılları arasında,önceki Galatasaray Mühendislik Yüksek okulu ve daha sonra bu okulun dönüştüğü Yıldız Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Kimya Mühendisliği bölümünde öğretim üyeliğinde bulundum.20 Kasım 1992 tarihinde İstanbul Üniversitesi Fen Fakultesi konferans salonunda düzenlenen görkemli bir törende hocalığımın 60’ıncı yılı kutlandı.



1934-1941 tarihleri arasında Maltepe Askeri Lisesinde ve 1941-1944 tarihleri arasında Yüce Ülkü Lisesinde öğretmenlik yaptım.1989 yılında Türkiye Kimya Derneği Genel Kurulunda oybirliği ile alınan karar ile kimyacıların duayeni anlamında “Şeyh-ül Kimyageran” payesi tevcih edilmiştir.

1986’da Türk Kimya Vakfını kurdum ve halen başkanıyım.”Ancak hocamız bu görevi bırakarak hayattaken nasıl devam ettiğini görmek istediğini sözlerine ekliyor.1970 yılından beri Türkiye Kimya Derneği Başkanlığını yapmakta.

Hocamız 1935’de ilk evliliğinden sonra 2.evliliğini 1952’de eski öğrencisi Dürdal Fesçioğlu ile yapar.Dürdal Hanım Biyokimyacı ve meslek hayatı boyunca 12 labaratuar kurmuş.Dürdal ve Ali Rıza Berkem çiftinin Emine Erdem,Melek Ünver(İşletme Fakültesi İngiliz Filolojisi),Ayşe Berkem(Avukat) adında 3 kızı;Mehmet Rıza Erdem,Zeynep Edem,Can Gürşıray,Melisa Ünver ve Ali Berk Ünver adında 5 torunları var.Dürdal Hanım “Çocuklarımızın iyi yetişmesi için elimizden geleni yaptık.Vatanlarına hayırlı,aydın evlatlar yetiştirmeye çalıştık” diyor.

Sohbetlerimiz esnasında Hocamız “Bir oğlum olsa Fizikçi yapardım”diyor.“Neden kızlarınızı fizikçi ya da kimyacı yapmadınız?” diye sorduğumda çocuklarının kimyaya yetenekli olduğunu kızının kimyada bütünlemeye kalmasıyla farkettiğini söylüyor.Yönlendirmediğine zaman,zaman pişman oluyor.Kısaca kızlarını kimyacı oğlunu da (olmayan) Fizikçi yapmadığına hayıflanıyor.Sonra fizikçilere her zaman ihtiyaç olduğunu ve artık “Fizikçi ne işe yarar?” sorusunu çok saçma bulduğunu söylüyor.İstanbul Üniversitesi’ni, hocalarımızı , amfilerimizi soruyor.Bizimle ilgili her şeyle yakından ilgileniyor.

Bize kendini özetle şöyle anlatıyor;

Laik,demokratik,Cumhuriyete içtenlikle bağlıyım.Paranın bir amaç değil araç olduğuna inanırım.Tüccar hoca olmayı asla düşünmedim ve olmadım.Hiç kimseyi serveti ve mevkii dolayısıyla kıskanmam,kısmanmadım.İhmalciyim bu günün işini yarına bıraktığım çok olmuştur.Bunun zararını da görmüşümdür.

Ani karar vermem.Lügatımda “Hayır” sözcüğü yoktur.Kibirli değilimdir.Uyumluyumdur.Kolayca kırılmam ama kırılırsam bunu asla unutmam.

İnsanları severim,onlar hakkında en küçük bir kötülük düşünmem.”

Hocamız 91 yılın nasıl geçtiğini Türk Kimya Derneği’nin Bülteninde şöyle yanıtlıyor;Doksan yıl hiç kuşkusuz uzun bir ömür.Artık yolun sounu görülmeye başlanmış,Azrail’in her an kapıyı tıkırdaması olasılığı artmış bulunmaktadır.Bu nedenle eğer yapılmasını tasarladığınız bir düşünceniz varsa,Azrail gelmeden hızlı bir tempoda işinizi tamamlamaya çalışın.İşte bende böyle yaptım ve “Yaşadığımız olaylar 1933-1980” kitabını tamamlayıp yayınladım.

İkinci bir husus da insan ömrünün sanıldığı kadar uzun olmadığıdır.Şöyle arkama bir bakıyıorum da,şu 91 yıl nekadarda çabuk geçmiş!...Ah diyorum elimde olsa da o geçmiş günleri bir daha geriye getirebilsem.Onun için gençlere “Aman zamanınızın değerini her bakımdan iyi bilin,her dakikasını iyi kullanın,boşa harcamayın”diyor.



Doğum gününde hediye paketinin içinde bulduğu şu pusula Hocamızı oldukça duygulandırmış.

Çok sevgili Babamıza,Dedemize;

“Birçok insanın yaşamında derin izler bırakan kişiliğinize duyduğumuz hayranlık her geçen gün biraz daha artıyor.Paylaştıkça doyulmayan tecrubeleriniz hayatımızı aydınlatmaya devam ediyor.Bizler biliyorsunuz ki,size ve sizinle yaşanan anlam yüklü anlara asla doymadık.Allah sizi başımızdan eksik etmesin.Daha nice güzelliklerle birlikte coşkuyla yaşamak dileğiyle sizi sevgiyle kucaklıyoruz.”

Ayrıca sekiz yaşındaki torunu Melisa’da şunu yazmış;

“Dedeciğim bir sene daha büyüdün umarım bende sen de öbür sene gibi mutlu olursun.”

“Hocamız Melisa’nın dediğine katılıyor ve “Yaşlanmayı kabul etmiyorum!” Bir yaş daha büyüdüm diyor.

Hocamız zinde kalmasını ise şöyle açıklıyor;

“Sigara içmem,içki alışkanlığım yoktur,huzurlu bir aile alışkanlığım vardır.Bunu,eşime ve evlatlarıma borçluyum.Kafa jimnastiğim çok iyidir.Bütün hayatım aralıksız olarak faaliyet içinde dopdolu hep gençler arasında geçmiş ve halen de geçmektedir.Bu güne kadar Tanrıya şükürler olsun beni yıpratacak olayla pek karşılaşmadım.

Dört saatlik sohbetimiz sonunda Hocamızın 91 yaşında olduğuna inanmak kendi adıma daha da güçleşti.O’nu birçoğumuzdan daha zinde,ruhunun daha genç,yeniliklere daha açık,hoşgörülü ve mütevazi buldum.Müthiş bir azim ve çalışma aşkı gördüm.Böyle uzun ve bir o kadar değerli bir hayat hikayesinin bizlere örnek teşkil edeceğine inanıyorum.Umarım bizlerde böylesi başarıların altına imza atma şansına sahip oluruz.

Hocamıza ve Hanımına gösterdikleri misafirperverlik için teşekkür ediyorum.

Gülseren ÖNER

Kaynakça:Kimya Tarihine Toplu Bakış
Türk Kimya Derneği Bülteni B.T. Dergisi


Kaynak: http://www.istanbul.edu.tr/fen/fizik/fizikkulubu/alirizaberkem.htm adresinden alınmıştır.

 
 
Free Web Hosting